Rüyalar da Vefaya Dair
nur zelal — Per, 11/09/2008 - 12:15
Büyük demir bir kapıdan geçiyordum,kocaman halkaları ve evdekilere mahremiyetin sınırlarını hatırlatan gürültülü tokmakları olan ve sanki dünyayı tam ortasından bölmeye ayarlı cüssesiyle yıllara meydan okuyan,ben hep buradaydım oysa başkaları geldiler ve gittiler edasıyla mağrur,kanatlarını nazlı bir salınışla hayata açarken bile temkinli, çocukluğumun o koca avlulu upuzun hanesinde aynı kalan…
Sahi çocukluğum ve savrukluğum…Şimdilerin kocaman ağızlı ve de soğuk yüzlü bilardo toplarına hiç benzemezdi kargacık burgacık yollarında savurduğumuz bilyeler.Sanki bizim için çarpıtılmış ara sokaklarında alice nin harikalar diyarını aratmayan ama ondan mutlaka daha gerçek ,daha büyülü, biri diğerine benzemeyen oyunlar icad edilirdi sihirli bir dokunuşla. ve o günlerin en unutkan demlerinde hafızama kazınan yeşil gözleri, zeytinyağıyla özenle taranmış saçları ışıl ışıl bir süryani kızın renkli,daha önce hiç görmediğim bilyelerine takılırdı aklım.Avuçlarıma bırakıverdiği o günün hatırasıdır belki yumruğumu yüreğimle birlikte sıkmaklığım.
Midyat’ın tam ortasında -ki o zamanlar dünyanın merkezi bildiğim- kocaman avlulu upuzun evin damarlarında dolaşan bir adam gibi adamdı molla dedem.Sanırım hikayemin daha en başında hayal kahramanım Oydu. Doksanı aşkın yaşı ve nice evladını elleriyle kefenleyip sonsuz yolculuğa göndermiş olmanın ağırlığından mı bilinmez bir elinde çagunu (bastonu), bükülmüş ama asla eğilmemiş bedeniyle kaplardı hayal dünyamı. Çocukluk işte kurduğunuz bütün saatlerde karşınıza çıkan ayraçları bölüştüremiyorsunuz zamana. Öyle hoyrat bir bellek ki bu,dizinin dibinde tarihin sayfalarını yudum yudum içme şansını ve de ayrıcalığını bir renkli bilyeye satacak kadar…Şimdi duvara toslayan ahü zarların gölgesi ne kadar da ağır geliyor insana. Dedim ya çocukluk işte.
Büyük demir bir kapıdan geçiyordum ve işte her gün şartlanarak yıkanan taş avlusundaydım hep bir dili olduğuna ve benimle konuştuğuna inandığım o upuzun hanenin. Upuzun demem vefa borcumdur yoluma ışık tutan hafızama.Ne zaman biri Midyat dese sızlayan yerlerimi onarmak adına o çocuğa döner ve ona,senin orda bir zamanlar içinde cıvıl cıvıl bir tarihin yaşadığı tanıklıkların var,upuzun ev derdin unutmadım,derim.Oysa yaşanası o kadar hikayenin yanında benim ki ne ki.Yine de işte o avludaydım ve evet her köşesi ezberim.Küçük küçük odacıkların muhteşem bir ahenkle birbirine bağlandığı, yaz tatillerimizin en büyük mükafatı gibi gelen avluda kurulmuş tahtlarda yıldızlara bakıp ta, taş evin mırıldandığı şarkıların sessiz bir teslimiyetle dinlendiği-ki bir şarkısı olmalı derim her hanenin- her tahtın etrafını çevreleyen bembeyaz cibinliklerde oynaşan gölgelere biçtiğimiz roller ve en önemlisi de Molla Dedemin davudi sesiyle özdeşleşen mızmızlandığımız sabah namazı vakitleri…Çocukluk işte,ölesiye korkmam gerekirdi o heybetiyle, süryani komşu kadınlarının bile yanından geçerken kendine çeki düzen vermesine sebep olan bakışları derin ve de keskin adamdan.Ama korkmazdım ve nedenini de bir türlü çözemezdim.Sonra bildim ki saygıymış komşularımızın bile gönlünü titreten ve bizi bu davudi sesli adamı sevmeye zorlayan.İyide hiç de tavizkar olmayan duruşu ve koruduğu kalın duvarları içinde nasıl bir köprüdür bu yüreklerarası kurulan ki vefatında yas için çalar çanlar?Sıradan gelirdi çocukluk işte.
Ramazanların coşkusunda yürekler bir olurdu,özel bir merasimle hayırlı olsunlara gelinirdi,o sarışın sevimli mi sevimli süryani çocukları bile şekerlerini bayram sevincine dek gizlerlerdi bir takanın içine, yenilip içilmezdi öyle ulu orta.Saygı denen şeyin öyle kafalara vurula vurula belletilmediği demlerdeydik daha ve böyle şaşkın ifadelere sığınmamıştık her hoşgörü lafsını kendine yakıştıran sokak aralarına,damdan dama mesafelik farklılıklara tosladığımızda. İlk hayal kuruşlarım o uzun yaz gecelerine denk düşer.Gündüz gecenin önünden sessizce çekildiğinde ve Molla Dedem günün son cemaatini de evlere gönderip tahtında kuş uykusuna yattığında-ki her tıkırtıda kıpırdadığını bilirdik-yıldızlar kadar uzar, uzardı gece,bir masalın kapıları açılırdı her defasında farklı bir hikayeye.Ta ki bir takunya sesi ve kuyudan nazlı nazlı çekilen kovanın tıngırtısıyla uyanır ve o heybetli adamın gölgesini takibe dalardık,cibinliklerin arkasından.Her sabah aynı başlardık güne ama hikayeler rüyalarımızı süsleyen birikintide çoğaltırdı kendini durmadan.
Ben hala o büyük demir kapıdan geçiyorum rüyalarımda.Molla dedemin dizi dibinde yaralarımı sarmaya,onarmaya hayata değen yanlarımı ve kucaklamaya, rengarenk bilyelerini avucuma bırakıveren yeşil gözlü süryani kızı.
Çocukluk işte,rüya görmeden yaşanmıyor ki hayatın ücrasında…
- nur zelal yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli




Müthiş bir yoğunluk
Kâni Çınar — Per, 11/09/2008 - 20:04Müthiş bir yoğunluk içerisinde ve hız pedalları arasında yaşadığımızı bie kez daha anımsattı yazınız. Büyük ahşap veya demir kapılardan girilen "hayat"lar durmadan buz gibi sularla yunar, tertemiz edilir, köşedeki yağ tenekelerine ekilmiş olan hercai menekşeler annelerimizin güzel elleri daima sulanır, rengarenk gözlerimizi teskin ederlerdi. Çok hızlı yaşıyoruz. Dedelerimizle aramıza dağlar girdi. Apartmanlarda oturuyoruz ve bina görevlileri adını ve tadını tam koyamadığımız değişiki kokulu kimyasal maddelerle paspaslıyor kat aralarını... Menekşelerin bakım ve dikim işleri ise belediyelerin denetimi altında. Çok hızlı yaşıyoruz ve dün çok çabuk uzak bir mazi oluyor. Sadece rüyalarımızda elimizi uzatabildiğimiz mazi... o sebeple güzel geliyor belki. Hala yaşanıyor olsa bu kadar tat bırakmayacak dudaklarımızda. Belki... Ama keşke öyle kalsaydı demekten alamıyorum kendimi.
Güzel yazınız için teşekkürlerimi sunuyorum. Biz çizik daha atıyorum adına "kader" dediğimiz çeteleye. Selamlar
Keşke !...
nur zelal — Per, 11/09/2008 - 23:01Öncelikle ben teşekkür ediyorum;hem bu zarif yorumunuza sizin hem de yazımın mizanseni için site editörüne...
Çok mu hızlı yaşıyoruz yoksa hızlı mı tüketiyoruz bilemiyorum ama zamanın bir yerinde bu hayatın ilmeklerini yanlış attık gibi geliyor ve geriye alamıyoruz özlediğimiz hiç birşeyi.Oysa o çagunun taş avluda çınlayan sesi hala kulaklarımda,Münir Nurettin tadında...
Midyat sit alanı ilan edildiğinden beri midemde bir kramp,karantina bunalımı adeta.Yahu diyorum,dedemin soluğu hala o taş avluda bizi çağırıyor, bildiği dilden"haydi namaza!..." neyi koruyorsunuz ki insansız sokaklarda...