İsimle Ateş Ya da İsimle Savaş Arasında
leyla marankoz — Çar, 24/09/2008 - 12:28
“Sebepleri önce yazan ve sonra yaratan Tanrı, Adem’e önce isimleri ögretmisti de hayatları sonradan vermişti. Ki adem bildiği isimlerle meleklere üstün kılındı, bir sürgünün ardından onlarla tevbe kıldı, onlarla secde kıldı. İsimleri, varlıkları beyanındaydı çünkü. İsim sebepti. İsim her şeydi.”
Böyle başlıyor ismin saltanatı ya da bahtsızlığı Nazan Bekiroğlu’nun kaleminde…
İsimle ateş arasında yürüyor bu roman. İsimle başlayan hayat ateşle nihayete eriyor.
Sıradan bir zaman mekan delegesinde bir nur, bir de nurun annesine hayat olan adam bir ateşe sevdalanıp elini süremeyince, elini sürdüğü yerde saklananı görüp merak edince, merakı aşkına yenik düşüp fark ettiği karanlığı delmek isteyince ve delemeyince, yüksek surlarla çevrili bir nihade’ye tutulup onun tekinsiz karanlığında tutunacak bir dal bulamayınca ateşe düşüşü, yanıp kül oluşu anlatılıyor bu romanda…
Ama üslup muhteşem olunca, bir prensese yar olan kalem, bir kitap tanıtımı yazanın eline yar olmayınca anlatılmazlaşiyor tabir-i caizse bu kitap!
satın aldığı bir esamenin cüzdanına sahip olup varlığına sahip olamayınca numan ve bir gece nihade’nin leblerinden çikan isim, ismin sahibinin olunca isimle başlayan aşk ateşe düşüyor…
Aşkın mutlak tanımın mümkünler aleminde na-mümkün olduğu gerçeği bizzat yazıcı tarafından fısıldanmakta kulağımıza…
Fakat surlarla çevrili gözbebekleri böyle delici bakarken numanın gözlerine, saçlarını örmesine ses etmediğinde keyfi yerindeyken, suyu oturup üç yudumda içince bir de, ses yükseliyor numan’a aşk oluyor çoktan…
Ve defterler boş kalınca, kapanınca aşkın dört büyük kapısı numan’ın yüzüne, artık gidecek yol kalmıyor beşinci büyük kapıdan başka, ne var ki beşinci kapı yalnız ve yalnız ateşe açılıyor…
Yalnız bu değil aynı zamanda bir tarihi anlatışı ve yorumlayışıyla da değer verilmeye layık bir eser..
Çünkü ismin ve ateşin söz konusu olduğu olgu yeniçeri ocağı…
Yeniçeriler, bir ülkenin koruyucusu iken bir ülkenin tehdidi haline nasıl geldiler? Sorusuna çok özlü bir cevap niteliği…
Çünkü yeniçerilerin de gözünden anlatılan bir hikaye bu…
Yetmeyip yeniçerileri yok etmek zorunda kalan padişahların gözünden de anlatılan…
Yine de ocağı yakan padişaha,hem de öyle bir yakan ki ocakla yetinmeyip yeni çerilerin kaçtığı ormana varana kadar, yeniçerilerin isimlerinin yazılı olduğu esame defterlerine varana kadar, geriye “ocağı sönmek” ve “esamesi okunmamak” gibi deyimlerin kalmasına sebep olacak kadar yakan padişahlara sitem ediyor yazıcı. Ediyor etmesine ama tesellisi kendinde yine, “varsın yansındı her şey, değil mi ki o büyük günde ben dahi yazdığım her bir harfin hesabını vermek üzere kendi adımla çagrılacağım huzura!”
İşte böyle…
Nihade’nin anlatılamazlığına gelince,
Nihade, yazıcı da diyor, gelmiş geçmiş roman kahramanlarının en tekinsizi…
Ve ben, nihade’yi yazanların en çaresizi belki de…
Çünkü nihade’ye savurduğum öfkem bir beşinci defterle mühürlendi.
Adına ister kader ister keder dendi….
Ve eminim ki, “yine de karanlıksın diye üsteledim ümitsizce!” diyen mansur değildi..
Değildi…
- leyla marankoz yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli




nerdeyiz:)
Zehra Arslan — Paz, 28/09/2008 - 20:53Kendi adıma burdayız:) ....
Kitapta gecen bir kısım vardı insanın hayatına bir kitap müdahale eder mi evet ediyormuş...isimle ateş arasında da böyle bir kitap....
ve o kısım;
canımın yangını ve cehaletimin cesurluğuyla, hükmünden sual edilmemesi gerekeni sorguladım. Kalpte tutulan yer sevgilinin öte sevgilinin yeri değil miydi? O yerin sevgiliye ait olduğundan kim söz edebilirdi? Kalbin Asıl sahibi RAB değil miydi ki bir değil, üç değil, beş Nihade daha sığardı oraya, belli değil miydi?
Öyleyse RABBİM, Nihade'nin aşkını, ona ait olmayan o yerden alabilirdi........
Mansur değildi....
isimle ateş arasında kitap
leyla marankoz — Paz, 28/09/2008 - 13:20isimle ateş arasında kitap tanıtımı merakla bekleyenler..
nerdesiniz :)
sızıyı gideren su, suyun sızladığını kimseler bilmez.....
Ben uydurdum bütün bu hikayeleri
Halid Aslan — Çar, 24/09/2008 - 12:36Kitabın arka kapağından bir bölüm:
Ben uydurdum bütün bu hikayeleri. Ama size şunu söylüyorum ki: Daha yüksekte duran bir gerçeği işaret etmek için bunca hikaye uydurdum. Demek istediğim, hepsi yalanken anlattıklarımın, anne kalbinde bir çocuk yokluğunun işaret ettiği acı yalan değildi. Yalan değildi eşi zalim avcı tarafından vurulan turnanın zaruri ölümü. Yalan değildi kemalin arkasından zevalin geldiği. Olgunlaşan her şeyin sonunda bozulduğu.
Bir şey bozulurken onunla birlikte başka şeylerin de bozulduğu. Yalan değildi devletlerin insanlar gibi, aşkların da devletler gibi ömürleri olduğu, mahiyeti safiyet olan aşkı en çok karanlıkların boğduğu. Yalan değildi aşkın birbirine uymayan iki tanımının olduğu. Bu tanımlardan biri sorgusuz sualsiz teslimiyet anlamına gelirken, diğerinin, sorgusuz sualsiz teslimiyetin kurulumu demek olduğu. Böylece aşkın mutlak tanımının mümkünse aleminde na-mümkün olduğu.
Yalan değildi güzel kokunun ezel hatırası taşıdığı. Yalan değildi bazı şeylerin hep bir şeyle bir şey arasında ürperti gibi asılı durduğu. Günahı ve ihaneti bu dünyada su, öbür dünyada ateş arıtacakken, suyla arınmayan aşık kalbinin ancak ateşle durulduğu. Belki de bu yüzden bir büyük yangının koptuğu. Bir ocağın; kelama mecbur çileden yenik elemden ibaret bir kalpten kopa gelen yangınla tutuşup kül olduğu. Hikayelerine ayrılarak anlatılmış bir romanda son kez yemin ediyorum ki; Vallahi yalan değildi!