İstanbulda Bir Yabancı
bedran yoldaş — Pzt, 22/09/2008 - 16:40
Üsküdar’dan Eminönü’ne geçmesi gerekiyordu. Durdu... Etrafı dinledi, sağa sola baktı... Nasıl geçecekti? Yol yordam da bilmiyordu ki! Yabancı bir diyardaydı. Hem de çok büyük ve kalabalık. Kimsenin kimseyi tanımadığı… Herkes iş-güç peşinde koşa duruyor...
Kimilerinin elinde bir simit, bir boğaca poğaça ya da bir dürüm yolda durakta, kavşakta ayakta, oturarak Açlığını gidermekte
Hiç alışık olmadığı bu manzara karşısında ne kadar da şaşırmış görünüyordu. “Yemek yemeye bile zamanları yok” demekten kendini alamadı... Bu nasıl dünya... Bu nasıl hayat böyle...
Caddelerde insan seli akıyor... Evet, evet insan seli akıyor... Arabalar durmadan vızıldayıp geçiyor. Kısa bir an gibi akıp gidiyor hayat... Sanki bu durumdan kimse şikâyetçi değildi...
Bir dilim ekmeğe talim eden güruhlar ile karşılaştırdığında ne kadar da uzaklarda gezindiğinin farkında değildi yaşamsal farklılıklar uçurumun iki ucu gibi birbirinden ayrılmıştı
Ne idim ne oldum sorusunun en güzel cevabının açıklama mefhumu olarak yegâne çıkış aralığında göründüğünde kıyasının ne kadar yanlış olduğunu anladı. Vazgeçti. Yutkundu
“Vapura binmeliydi...” Çekinerek sorduğu yaşlı biri söylemişti...
Ama nasıl?
“Öncelikle jeton almalıydı” vapura binebilmek için... Yaşlı adam öyle demişti, deniz kenarındaki binayı işaret parmağıyla göstererek.
Yavaş yavaş iskeleye yanaştı...
Ruhsuz akan gemide bilinmeyen kaptanın rotasında eriyip gidiyordu.
Zaman alaca karanlığın beşiğinde tıngır mıngır sallanırken dev dalgalar bir melodi gibi kulaklarını yalayıp geçiyordu. Tedbir alacak bir durumda da değildi. Nasıl davranması gerektiğini de bilmiyordu. Korkusu denize düşmekti. Ya olumsuz bir durum olur da denize düşerse diye korkudan dizlerinin bağı çözülmüştü. Çaresizlik elini kolunu bağlamıştı
Pervane dönüyordu mütemadiyen boşluk Bir karabasanın bilinmezliğinin başucuna gelip yerleştiğinde bir sıtma nöbetine tutulmuş gibi titredi
Hani öyle böyle değil adam akıllı
Bilinmezlik, Heyecan ve korku yenik düşmesine ve yorulmasına sebebiyet verdiğinden bu üç kavramdan nefret ediyordu.
Nefret kelimesine takıldı kafası nedir bu nefret denen meret neden her zaman benim kapımı çalıyor neden ben onu bulamıyorum da o beni istediği an bulabiliyor
Sualler kafasında yumak oluşturdukça o da cevaplarını bulmak ve nefsinin avukatlığına soyunarak duygudaşlık yapmaya çalıştı
“Nafile olmuyor olmuyor “ diye avaz avaz bağırdığında ipleri koparmıştı
Denizin ortasında dalgalar sağdan soldan vapuru kucaklıyor, beyaz köpükler su yüzünde dans ediyordu... Ve martılar... Dalgalanan denizde yiyecek bir şeyler aramaktaydılar... Beyaz renkleriyle mavi denizin ortasında bir ışık gibi parlıyorlardı... Martılar önce havada geniş daireler çiziyor, sonra denizin ortasında gözüne kestirdiği avına odaklanıyor, avının gaflet anını bekliyor, o anı yakaladığı an kanatlarını kaparak hızla aşağıya doğru bir kurşun gibi akıyor, avını yakaladıktan sonra mutlu bir şekilde kanatlarını açarak havalanıyor ve kavisler çizerek mutluluktan adeta dans ediyordu.
Kader dedi daldığı düşünce yumağından uyanırken martılar ekmeğini sudan çıkarmakta; oysa insanoğlu hem karada hem denizde hem de havadaki tüm varlıklar emrine verilmiş olmasına rağmen bir türlü doymak bilmiyor; hep aç hep aç. Ne kendisine verilen bu nimetlerin kıymetini biliyor ne de sahiplenip yarenlik yapabiliyor. yine de her şeye hâkim olmak istiyor bindiği geminin su alacağını bile bile
Korkuyordu; denizin ortasında bir vapurda seyahat etmesi buna neden oluyordu... Yüzme bilmediğinden olacak, suya düşmeyi aklından bile geçirmek istemiyordu... Daha doğrusu hayali bile korkutuyordu... Kendisini bir an suyun kucağında buluverse ne yapabileceğini düşünüyor... Düşündükçe korkuları büyüyordu...
Seviniyordu... İstanbul boğazındaydı, dillere destan İstanbul boğazı... Nice savaşların mekânı... Nice şaire ilham kaynağı olmuş İstanbul boğazı. Nice sevinçlere ve hüzünlere ev sahipliği yapmış olan mekândaydı...
Yolun kenarında boylu boyunca uzanmış. Hareketsiz. Korkuyor. Elindeki metalin soğukluğu kalbine kadar ulaşıyor. Dondu kaldı. Gözleri karşıda yol boyunca uzanan cesedin üzeride yoğunlaşmış. Ne yapacağını bilemedin uzun bir zaman. Kurşundan yapılmış bir heykel gibi kala kaldı.
Ne yaptım ben. Bana ne kadar kötülük yapmış olsa bile bunu yapmamalıydım, öldürmemeliydim. Evet, hasmıydı. Uzun bir kan davasının en son halkasındaki kurbanıydı. Ama bunu yapabileceğine kendisi bile inanamamıştı. Her şey bir anda olup bitmişti. Hasmı kanlar içinde kalarak yere yığılmıştı.
Oysa şimdi bilmediği bir memleketteydi. Yabancısı olduğu, bilmediği, tanımadığı…
Kaçmıştı olaydan sonra. Bir akrabası salık vermişti: “büyük şehre git”, diye. Hanımını çocuklarını geride bırakarak bulabildiği ilk vasıta ile koca şehre gelmişti.
Ve şimdi ne yapacağını, nereye gideceğini de bilmiyordu.
Gemi iskeleye yanaşmıştı. İnsan seli birden boşalıverdi gemiden... Kendisi de…
Emin önüne varmıştı...
- bedran yoldaş yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli




Niceleri...
Zehra Arslan — Pzt, 22/09/2008 - 20:43Bu şehir bağrında nicelerini barındırıyor...Kaçan, göçen, herkes bu şehirde...İnsanlarına yetişmek bir dert, gününüzün uzun zaman dilimini trafikte heba etmek, iftar sofrasına yetişememek...Ama insan yine de şehrini doğup büyüdüğü yerleri seviyor...
süleymaniye ve üsküdar tüm dertlere deva iken...Biz seviyor olacağız bu şehri araya ayrılık girsede...
Yelkovanların yuttuğu şehir
nur zelal — Pzt, 22/09/2008 - 19:53Seyri binbir renk,büyüsü elinizi uzatsanız tutabilecekmişsiniz gibi hissedilir,endamı en nazlı sevgiliden daha yakıcı,Şiir kadar hayal,hayat kadar gerçek muhteşemliğiyle onu görmeyenlerin bile rüyalarını süsleyen yedi tepeli şehir...
Gelin görün ki Anadolunun ücrasında nefes alan sükûnete inat mesafelerden arta kalan zamanlara sıkıştırılmış bir hayat karşılıyor sizi İstanbul'da. Bir amaca doğru kararlılıkla koşuşturan kalabalıklar ve bitip tükenmeyen yollar,yolculuklar...Yine de "yaşanmaz kardeşim bu şehirde artık" sitayişlerine karşın yelkovanların yuttuğu o şehir çeker sizi nâçar,ömrünüzde bir kez olsun yolunuz düşmelidir,yoksa eksiksinizdir.Yedi tepenin birisinde isminiz kazınmıştır kadere çünkü.
İstanbul'a ilk vardığım,
Kerem Dağlı — Pzt, 22/09/2008 - 17:08İstanbul'a ilk vardığım, İstanbul'la ilk hemhal olduğum demleri hatırlattınız bana. İstanbullular bunu kavrama noktasından çok uzak. Çünkü onlar da o malum kalabalık içerisinde süratle sürüklenmekteler. Biz gibi Anadolu'nun ücra kasabalarından, ilçelerinden göktaşı gibi İstanbul'un kalabalığına atılanlar, hepimiz nasıl da yaşarız bu bocalamayı...
Eyvallah. Aziz Ramazana aziz İstanbul'un gölgesi düştü...