Sayha Dergi

  • söz makamı
  • 100 türk büyüğü
  • kitap makamı
  • site haritası
  • ara
  • İletişim
Ana sayfa › Bloglar › pınar demirtaş yazıları

Komünizmin Romantik Çocuğu

pınar demirtaş — Salı, 28/07/2009 - 07:11

Nâzım Hikmet, şair valilerden Nâzım Paşa’nın oğlu Hikmet Bey ile dilci Enver Paşa’nın kızı Celile Hanım’ın oğlu olarak 20 Kasım 1901 tarihinde dünyaya gelmiştir. Ancak ailesi 30-40 gün için bir yaş büyük gözükmesin diye doğum tarihini 15 Ocak 1902 olarak kaydettirmiştir.

Dedesi Nâzım Paşa, 1840 İstanbul doğumlu olup, torunu Mehmet Nâzım doğduğu günlerde Rumeli Beylerbeyi olmuş, Mecidi Nişanı almıştı. Nâzım Hikmet’in şiire merak sarmasında dedesi Nazım Paşa’nın da katkısı vardır.

“Nâzım ile birlikte 1921’de Rusya’ya kaçan Vâlâ Nurettin, Nâzım Hikmet’in annesinin büyük babası olan Mustafa Celalettin Paşa’nın ‘Borjenski’ soyadlı bir Polonyalı olduğunu söylemektedir. Nâzım’ın anneannesinin büyük dedesi olan Müşir Mehmet Ali Paşa’nın da Fransız asıllı bir Protestan olduğu kaydedilmektedir.”

Nâzım Hikmet’in babası Hikmet Bey o dönemki adı ‘Mekteb-i Sultani’ olan Galatasaray Lisesi mezunudur. “Hikmet Bey Selanik’te Mesalih-i Ecnebiye müdürü iken Celile Hanım ile evlenmiştir. 1908’de memuriyetten ayrılarak ticaret hayatına atıldıysa da başarı gösterememiş ve 1909’da Hariciye Nezareti yabancı basın mütercimliğine, 1914’te Matbuat Umum Müdür yardımcılığına, 1919’da da Umum Müdür Vekilliğine atanmıştır.”

Nâzım’ın annesi Celile Hanım ise dilci Enver Paşa’nın kızıdır. Fransızcayı ve piyano çalmayı bilmekte, aynı zamanda ressam denilebilecek kadar iyi resim yapabilmektedir.

Nâzım Hikmet İlkokulu Göztepe’deki Taşmektep’te okumuştur. İlkokulu bitirince arkadaşı Vâlâ Nurettin ile Mekteb-i Sultanî’nin hazırlık sınıfına yazılmıştır. Ancak ailesinin maddi yönden sıkıntıya düşmesi ve okul masraflarını karşılayamaması dolayısıyla Nâzım, daha az masraflı bir okul olan Nişantaşı Sultanisi’ne verilmiştir.

“Bu arada dedesi Nâzım Paşa’nın etkisiyle şiir de yazmaya başlamıştır. Bir aile toplantısında denizciler için yazdığı bir kahramanlık şiirini dinleyen Bahriye Nazırı Cemal Paşa, çok etkilenerek bu yetenekli gencin Heybeliada Bahriye Mektebi’ne geçmesini istemiş, aileden olumlu karşılık alınca da bu okula girmesine yardım etmiştir.” Nâzım burada da şiir çalışmalarına devam etmiş, hem edebiyat hem de tarih öğretmeni olan Yahya Kemal’e şiirlerini göstermiş, onun eleştirilerine kulak vermiştir.

“Nâzım Hikmet, 1917 yılında girdiği Heybeliada Bahriye Mektebi’nden 1919 yılında mezun olup, Hamidiye kruvazörüne stajyer güverte subayı olarak atanmıştır. Aynı yılın kışında son sınıftayken geçirdiği zatülcenp hastalığı tekrarlamıştır. Aile dostu olan Deniz Hastanesi Başhekimi Hakkı Şinasi Paşa’nın gözetiminde iki ay süren bir tedavi döneminden sonra kendisine iki ay da evde dinlenme izni verilmiştir. Bu süre sonunda da toparlanamadığı, deniz subayı olarak görev yapabilecek sağlık durumuna kavuşamadığı görülünce 17 Mayıs 1920’de sağlık kurulu raporuyla askerlikten çürüğe çıkarılmıştır.”

**********

Nâzım Hikmet’in 1920 yılında askerlikten ihraç edildiği dönemde Türk Milleti de işgal devletlerine karşı kurtuluş mücadelesi vermektedir. Nâzım ise bu dönemde direniş şiirleri yazmaktadır. Bu dönemde edebiyat çevreleriyle yakın ilişki kuran Nâzım Hikmet, memleketin içinde bulunduğu durumu gazetelerden okumakta ve arkadaşları ile birlikte memleket meseleleri hakkında tartışmalar yapmaktadır.

Kurtuluş Savaşı’nın merkezinin Ankara olmasından dolayı birçok yazar, şair, politikacı ve asker Ankara’ya gitmiştir. “1 Ocak 1921’de Mustafa Kemal’e silah ve cephane kaçıran gizli bir örgütün yardımıyla dört şair; Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nurettin, Sirkeci’den kalkan Yeni Dünya vapuruna bindiler.” İnebolu’ya gelen bu grubun Ankara’ya geçmesi için izin ve para beklemesi gerekiyordu. İnebolu’da kaldıkları Karadeniz Oteli’nde Nâzım Hikmet ve arkadaşları yalnız değillerdi. O sırada Almanya’dan dönen ve Ankara’ya geçiş için diğerleri gibi izin bekleyen öğrenciler de vardı. Nâzım Hikmet’e ilk olarak komünistlik hakkında bilgi veren ve ona Lenin’i, Marx’ı, Engels’i anlatan Almanya’dan dönen bu öğrencilerden biri olan Sadık Ahi ’dir.

Nâzım ile birlikte önce Batum’a sonra Moskova’ya giden Vâlâ Nurettin, Sadık Ahi ile Nâzım arasındaki konuşmalardan şöyle bahsetmektedir:

“1921 Ocak ortalarına kadar koyu bir milliyetçi şair olan Nâzım Hikmet’in avlandığını iddia edecek değilim. Fakat görgü tanığı olduğum bir gerçeği de gizlemeyeceğim. Nâzım’a İnebolu’da komünistlik fikirlerini ilk aşılayan Spartakist (Alman komünistlerine verilen isim) ağabeyler arasındaki Sadık Ahi’dir. Onun kırmızı bir boyun atkısı vardı. Rüzgârda yürüyorduk ve o anlatıyordu:
–Böyle bir boyun atkısı takıp ihtilal nutukları söylemek, ihtilal şiirleri okumak; senin tipine, bünyene ne kadar yakışacaktır Nâzım.”

O güne değin komünistlik hakkında hiçbir bilgisi bulunmayan Nâzım Hikmet, Spartakistler’den öğrendiği komünizm, proletarya, emek, sömürü ve sosyalizm gibi kavramları anlamaya çalışıyordu. Türkiye’nin Misak- Milli sınırlarını tanıyan ilk ülke olması bakımından dolayı da gittikçe Rusya’ya sempati duymaya başlıyordu.

Ankara’ya geçiş izinleri çıkan Nâzım’la Vâ-Nü’den Ankara’ya gidince İstanbul gençliğini Milli Mücadeleye çağıran bir şiir yazmaları istendi. Ancak yazılan bu şiir birçok kişinin tepkisini çekti. İstanbullu gençler Ankara’yı doldururlarsa, onlara nerede ve nasıl iş bulunacaktı? Bu eleştirilerden dolayı Matbuat Müdürü Muhittin Birgen, Nâzım ve Vâ-Nü’yü Maarif Vekâleti’ne devretmeye karar verdi. Bir süre sonra Nâzım ile Vâ-Nü Bolu’ya öğretmenlik yapmaya gittiler. Burada Bolu Ağır Ceza Mahkemesi reis vekili Ziya Hilmi ile tanıştılar. Ziya Hilmi de Sadık Ahi gibi sosyalisttir ve sosyalizm ile ilgili bilgilerini Nâzım’a aktarmaktadır. Ancak “ iki genç öğretmen Bolu eşrafının ve din adamlarının hışmına uğruyor. Kalpak giyişleri, favorilerinin uzunluğu, camiye gitmemeleri, Ramazan ayında oruç tutmamaları iki öğretmeni, etrafını saran düşmanca cepheyi daha yaygınlaştırıyor, Milli emniyetten Tahsin Demiray’ın onları dinlemek için, kaldıkları evin alt katındaki ahırda nöbet tutması, Nâzım ile Vâlâ’da bir an önce Bolu’dan ayrılma isteği uyandırmıştır.”

Nâzım’ın komünistlik ile ilgili öğrendiği şeyler ve anlatılanlar, onda inanılmaz bir istek ve heves doğurmuş ve biraz da Ziya Hilmi’nin telkinleriyle Rusya’ya gitmeye karar vermiştir. Ancak Nâzım’ın Rusya’ya gidişi hakkında daha sonraları iki görüş ortaya çıkmıştır. Sosyalist kesime göre Nâzım, Rusya’ya sosyalizmin işleyişini yerinde görmek için gitmiştir. Milliyetçi kesime göre ise Nâzım, ülkenin içinde bulunduğu zor duruma rağmen memleketini bırakıp Rusya’ya kaçmıştır.

“Nâzım ve Vâlâ 1921 Ağustosunda Bolu’dan ayrıldılar. Eylül 1921’de ‘Kornilof’ adlı bir gemi ile Zonguldak’tan Trabzon’a gittiler. Kara yoluyla Kars’a gitmek ve Kâzım Karabekir Paşa’nın yanında öğretmenlik yapmak istediklerini söyleyerek mürur tezkeresi aldılar. Vapurla Batum’a çıktılar.” Böylece iki genç şair ilerde olacakları kestiremeden, dinledikleri ve onları bir hayli heyecanlandıran Rusya’ya ayak basmışlardı.

Bu dönemde ise Rusya’da ihtilal havası esmektedir. Rusya’da Çarlık rejimine karşı olan ihtilal başarıya ulaşmış, sosyalist grup yönetimi ele geçirmiştir. Ancak sosyalistler arasındaki iki grup iktidar mücadelesi vermektedir. Bunlar Lenin’in başı çektiği Bolşevikler ve Menşeviklerdir.

1917 devriminin ilki 8 Mart 1917’de Kadınlar günü’nde işçi kadınların sokaklara dökülmesiyle başladı. Diğer işçilerinde katılmasıyla isyan büyüdü. Polis ve askeri kuvvetler de isyanı bastırmaya yanaşmayınca Çar II. Nikola tahttan çekildi. Çar çekildikten sonra Rusya’yı liberal ağırlıklı bir yönetim kadrosu olan geçici hükümet yönetmeye başladı. Hükümetin ana kadrosunda Menşevikler ve Sosyal Devrimciler bulunuyordu.

16 Mart 1917’de de Lenin’in Batı Avrupa’daki sürgünden dönmesi üzerine Bolşevikler iktidar için mücadeleye başladı. Geçici hükümetin başarılı olamayışı ve toprak reformlarının yapılamayışı zamanla halkın hükümete olan güvenini kırdı ve Bolşevikler desteklenmeye başlandı. 6 Kasım 1917’de Bolşevikler iktidarı ellerine aldılar. İktidarı korumak için ÇEKA ve Kızıl Ordu kuruldu. Bolşeviklerin iktidarına karşı oluşan tepkiler, Menşevikler tarafından da desteklenerek Rusya’da iç savaş çıkmasına sebep oldu. Hatta Avusturya, Almanya ve Japonya Menşevikleri desteklediler. Ancak 1922’de sona eren savaşı Bolşeviklerin kazanmasını ve Lenin’in düşlediği gibi Bolşevik diktatörlüğünün ülkeyi yönetmesine engel olamadılar.

Rusya’daki bu politik hava içerisinde ülkeye giden Nâzım Hikmet, adı ‘KUTV’ olan Doğu Milletleri Kızıl Üniversitesi’ne başlamıştır. Nâzım burada şairliğinin aksine edebiyat eğitimi yerine sosyoloji ve siyasi bilimler öğrenimine başlamıştır.

Nâzım’ın Rusya’da tanıştığı arkadaşlarından biri olan Şevket Süreyya Aydemir, ‘Suyu Arayan Adam’ adlı eserinde Nazım’ın Rusya’da bulunması hakkında şöyle demektedir;

“Aslına bakılırsa onun buralarda işi olmaması gerekirdi. Ailesinin kanında Polonya’dan, Macaristan’dan İstanbul’a Anadolu’ya kadar, eski imparatorluğun kol attığı bütün ülkelerden bir parça vardı. Onun bu cepheye gelişi biraz tesadüfün, biraz da coşkun duyguların eseriydi. Mütareke’de üçüncü arkadaşımız Vâ-Nü ile beraber İstanbul’dan Anadolu’ya kaçınca orada, serbest düşünceli birkaç kişi ile tanışmışlardı. Bunlar I. Dünya Harbi’ni takip eden yıllarda, benzerleri her memlekette bulunan, hadiseleri daha ziyade hissi bir sosyalizm zaviyesinde gören kimselerdi. Fakat onların romantik telkinleri, şairin ve arkadaşlarının ihtilal topraklarına geçmelerini hazırladı. Ondan sonra ise tesadüf seyrini tamamladı.”

Nâzım KUTV’da Doğulu gençlerle arkadaşlık kurmuş, birbirlerine ülkelerindeki durumu anlatmışlardır. Ayrıca bu dönemde şiir yazmaya da devam eden Nâzım’ın 1923’te Aydınlık, Yeni Hayat gibi dergilere gönderdiği şiirleri, bu dergilerde yayımlanmıştır. Kimilerine göre üniversite hayatını bitirdiği için, kimilerine göre ise artık iyi bir komünist olarak yetiştiği ve devrim metotlarını öğrendiği için ülkeye dönmenin zamanı gelmiştir.

Türkiye’ye dönmeyi kafasına koyan Nâzım, ülkeden çıkışında olduğu gibi girişinde de gizlice sınırı geçerek Türkiye’ye dönmüş ve Aydınlık dergisinde çalışmaya başlamıştır.

Şeyh Said İsyanı sonucunda, 4 Mart 1925 tarihinde çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile rejim aleyhinde propaganda yapan her türlü basın-yayın organı kapatılmıştır. “ 1 Mayıs 1925’te yayımlanan bir bildirge dolayısıyla Aydınlık dergisi çevresindeki yazarların çoğu da tutuklandılar. Ankara’da İstiklal Mahkemesi’ndeki dava 12 Ağustos 1925’te sonuçlandığında Nâzımın da gıyaben on beş yıla mahkûm edildiği görüldü.” Bunun üzerine Nâzım, hüküm giymemek için saklanmakta olduğu İzmir’den İstanbul’a gelip gizlice tekrar Sovyet Rusya’ya dönmüştür. 1926’da Cumhuriyet bayramı dolayısıyla çıkarılan af ile cezasının bittiğini öğrenince, yurda dönmek için bu sefer resmi yollara başvurmuştur. Pasaport için Türk Elçiliği’ne başvuran Nâzım, uzun bir süre beklemesine rağmen olumlu bir cevap gelmeyince bu sefer yine gayri resmi yollara başvurmuştur. Bu arada 28 Eylül 1927’de İstanbul’da dağıtılan bildiriler yüzünden, gizli parti üyesi olmak suçlamasıyla gene gıyaben üç ay hapis cezası almıştır. Arkadaşı Laz İsmail ile Hopa’da yakalandıklarında üstlerinde sadece pasaport bulunmaktadır. Sınıra izinsiz ve sahte pasaportla giriş yapmak suçlarından tutuklanan iki arkadaş, Hopa’dan Rize Mahkemesi’ne gönderilmişlerdir. Pasaportsuz sınırı geçtikleri için üç gün hapis cezası almışlardır. Ancak daha sonra başka suçlarının olup olmadığının araştırılması için Ankara’ya gönderilmelerine karar verilmiştir. Ankara’da daha önceki suçunun bağışlandığı öğrenilince ikisi de serbest bırakılmıştır. Arkadaşlarından özellikle Şevket Süreyya, Nâzım’a ‘Halk Evleri’nde çalışmasını önermiştir. Ancak Nâzım, Ankara’dan İstanbul’a giderek Zekeriya Sertel’in çıkardığı ‘Resimli Ay’ adlı dergide çalışmaya başlamıştır.

Bir yandan çalışmalarını sürdüren Nâzım, diğer yandan da yazdığı ‘Putları Yıkıyoruz’ yazısı ile yerleşmiş edebiyat çevrelerine ilişkin eleştirilerde bulunmuştur. Abdülhak Hamit, Mehmet Emin gibi şairlere yaptığı eleştiriler çok büyük etki yaratmıştır. “ Temmuz 1939’da ‘Salkım Söğüt’ ve ‘Bahri Hazer’ adlı şiirlerini ‘ The Viva Tonal Colombia’ firması plağa aldı. Plaklar yirmi gün içinde satıldı. Ancak bazı etkiler nedeniyle plak, ikinci ve üçüncü baskılarını yapamadı.”

1931’de Nâzım’ın kitapları hakkında, halk arasında komünist propaganda yapmak suçuyla dava açıldı. Bu davalardan berat eden Nâzım, ‘Akşam’ ve ‘Tan’ gibi çeşitli gazete ve dergilerde yazılar, şiirler, fıkralar yazmaya başladı. Buralardaki yazılarında genellikle ‘Orhan Selim’ takma adını kullanmıştır.

Bu sırada Hikmet Bey de Süreyya Sineması’nı işletmektedir ve ağır bir şekilde hastalanarak ölür. Sinema sahibinin para hesabı için gelişini Nâzım şöyle anlatmaktadır:

“ … Son beş papelin hesabını vermeden ölmesin diye kalbinin atışını saydı. Babamın elleri tutmuyordu. Gözleri simsiyah ve defteri göremiyordu. O gün hesap günüymüş. Onun için kendi elleriyle babamın gözlüğünü burnunun üstüne taktı ve beş papelin hesabının açıklanmasını istedi.”

Bu olay üzerine yazdığı şiir, Bursa’da gençler arasındaki toplantılarda kitaplarının okunması ve komünizme ilişkin duvarlara bildiri asmak sebebiyle hakkında hakaret ve kamu davası açılmıştır. Bursa’ya götürülen Nâzım, idam talebiyle başlayan davada dört yıl hapse mahkûm edildi ve Cumhuriyet’in onuncu yılı nedeniyle çıkarılan af sonucunda da beraat etti. Nâzım, beraat ettikten sonra uzun süredir tanıdığı Piraye Hanım’la evlendi.

Bu süre içerisinde gazete ve dergilerde yazmaya devam eden Nâzım Hikmet, İpek film’de yönetmenlik, senaryo yazarlığı gibi görevlerde bulunmuş ayrıca Muhsin Ertuğrul’un yardımıyla da ‘Unutulan Adam’ adlı oyunu Darülbedayi’de sahneye konmuştur.

1936 yılında on kişiyle beraber Nâzım, bildiri dağıtmak suçundan yakalanmış; ancak daha sonra serbest bırakılmıştır.

Nâzım için 1938 yılını zor günlerin başlangıcı olarak kabul edebiliriz. 17 Ocak 1938 gecesi akrabası olan Celalettin Ezine’nin evinde otururken gelen polislerce tutuklanan Nâzım Hikmet, Ankara’ya Harp Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesine gönderilmiştir. 28 Mayıs 1938’de askeri kişileri üstlerine karşı isyana teşvik suçuyla, öğrencilerden birkaç kişi ile görüşmesinden ve öğrencilerin dolaplarından Nâzım’ın kitaplarının çıkması dolayısıyla on beş yıl hapse mahkûm edilmiştir.

Daha sonra da Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde yargılanacak olan Nâzım Hikmet, burada da ‘askeri isyana teşvik’ suçundan hüküm giymiş ve yirmi yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. “ İki cezası birleştirilince otuz beş yıl tutuyordu. Mahkeme bunu çeşitli gerekçelerle yirmi sekiz yıl dört aya indirerek karara bağladı. 1 Eylül 1938’de İstanbul Tevkifhanesi’ne, 1940 Şubatında Çankırı Cezaevine, aynı yıl aralık ayında Bursa Cezaevine gönderildi. Bu cezaevlerinde toplam on iki yıl kalan Nâzım Hikmet, yayımlama olanağı bulamadığı halde sürekli olarak şiir yazdı.”

Nâzım Hikmet cezaevinde kaldığı yıllar içinde edebiyat yaşamından kopmamış, şiirler yazmaya devam etmiştir. Arkadaşları vasıtasıyla gelen dergileri okumuş, şiirlerini onlara gösterip yorumlarını almış, dokuma tezgâhında el işleri yapmıştır.

“Cumhuriyet’in onuncu yıl dönümü nedeniyle 1933’te genel bir af yasası çıkarılmıştır. 1946’lar da demokrasiye geçiş dönemidir. Yeni kurulan Demokrat Parti’nin ileri gelen yöneticileri Celal Bayar’lar, Adnan Menderes’ler meydanlarda, içerdeki adamın bağışlanma umuduna yeşil ışık yakmışlardır.” Nâzım Hikmet ise affı konusunda şunları söylemektedir:

“Beni ne diye affedecekler; ben bir kusur, bir kabahat işlemiş değilim ki af kelimesinin manasına giren bir duyguyla, bir fiille affa mazhar olayım… Af dilemek gerekirse beni kanunsuz, haksız yere on yıl hapiste yatıranların benden dilemesi lazım. Her ne hal ise zaten ben meclise bundan dört-beş ay evvel müracaat ettiğim zaman, bana karşı adli hatanın tashihi yoluyla tahliyemi istedim.”

Kendisinin de belirttiği üzere 1946’da çok partili hayata geçilmesiyle birlikte Nâzım, kendisine yapılan adli hatanın düzeltilmesi için meclise başvurmuş, ancak bundan sonuç çıkmamıştır. Bunun üzerine Nâzım Hikmet 8 Nisan 1950 günü açlık grevine başlamıştır. Başta annesi Celile Hanım olmak üzere bazı şairler de açlık grevi yaparak Nâzım’ı desteklemişlerdir. Bundan sonra Nâzım’ın tahliyesi için yurtiçi ve yurtdışından birçok faaliyette bulunulmuştur. İmza kampanyaları düzenlenmiştir. Ülke dışında Nâzım Hikmet komiteleri kurulmuş, Birleşmiş Milletler Örgütü’ne bağlı UNESCO, İnsan Hakları Örgütü ve Demokrat Hukukçular Kurumu’na yapılan başvurular üzerine bu örgütler de harekete geçmiştir.

22 Kasım 1950’de barış yandaşlarının Dünya Kongresi’nde İspanya’dan Picasso, ABD’den Paul Robenson, Polonya’dan Wonda Jakubowska, Şili’den Neruda ve Türkiye’den Nâzım’ın ‘Uluslar arası Barış Ödülü’nü almaya hak kazandığını açıklar ve akşam ödül dağıtımı yapılır. Nâzım cezaevinde olduğundan geceye katılmamıştır.

Ödül töreninde yaptığı konuşmasıyla Nâzım’a seslenir Pablo Neruda; “… Hapisteki hücresi gür sesiyle öylesine yankılandı ki insanlık duydu onu. Benim şiirim barış savaşımı ile yoğun şu saatte, onunkinin yanında bir yere sahip olmakla gururlanıyor.”

Bu sırada Nâzım’ın sağlık durumu da kötüye gitmektedir. Nâzım, arkadaşı Adalet Cimcoz’a yazdığı bir mektupta bunu şöyle ifade etmektedir: “… Benim karaciğer fena halde azdı yine, muayene oldum iki parmak daha büyümüş, sancıyor da mübarek.
Bir af falan olur da siroza miroza yakalanmadan paçayı kurtarabilsek fena olmayacak hani.”

Nihayet yapılan faaliyetler neticesinde 15 Temmuz 1950 günü yürürlüğe giren af ile Nazım Hikmet özgürlüğüne kavuşmuştur. Karısı Piraye Hanım’dan boşanan Nâzım, hapishanede ziyarete gelen dayısının kızı Münevver Andaç’a âşık olmuş ve onunla evlenmiştir. Münevver Hanımdan bir oğlu olan Nâzım, çocuğunun adını ‘Mehmet’ koymuştur. Tam hayatına çekidüzen verecekken bu kez de askerliğini yapmadığı için askere çağrılmıştır. Sivas’ın Zara ilçesinde asker olacağı bildirildiği zaman Nâzım, hastalığından dolayı bunu düzelteceğini söyleyerek bir sabah evden çıkmış, 20 Haziran 1951’de Romanya’ya vardığı Bükreş Radyosu’ndan öğrenilmiştir. Buradan Moskova’ya geçmiştir.

Akrabası Refik Erduran’ın kullandığı bir sürat motoruyla İstanbul boğazından Karadeniz’e açılmış, Bulgaristan sahillerine çıkmayı amaçlarken yolda rastladığı bir Rumen şilebiyle Romanya’ya gitmiştir. Oradan da Moskova’ya geçmesi üzerine Nâzım Hikmet, 25 Temmuz 1951’de Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarılmıştır.

1952’de, dedesinin Polonyalı Borzenski ailesinden gelmesi ile Polonya vatandaşlığına kabul edilmiş ve adı ‘Nâzım Hikmet Borzenski’ olmuştur.

Bundan sonraki hayatını, Türkiye’den uzak Moskova’ya yerleşmiş olarak ve birçok sosyalist ülkeyi gezerek geçiren Nâzım Hikmet 1960’ta Moskova’da Vera Tulyakova ile evlenmiştir.

3 Haziran 1963 sabahı Nâzım Hikmet, bir kalp krizi sonucu Moskova’daki evinde ölmüştür. Yazarlar Birliği’nin düzenlediği bir törenle Novodeviçiy Mezarlığı’na gömülmüştür.

***********

Nâzım Hikmet siyasi yönünden ziyade, her şeyden önce bir şairdir. Onun şairliğinde dedesi Nâzım Bey’in de şair olması etkilidir.

Nâzım şiir yazmaya daha on üç yaşında başlamıştır. Öğrenciyken Bahriye Mektebi’nde yazdığı şiirleri edebiyat ve tarih öğretmeni olan Yahya Kemal’e göstermiş, onun eleştirilerini almıştır.

“1920’de Alemdar Gazetesi’nin açtığı bir yarışmada ünlü şairlerden oluşan seçici kurul, birincilik ödülünü Nâzım’a vermiş ve Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Orhan Seyfi gibi genç ustalar ondan sevgiyle söz eder olmuşlardır.”

Nâzım ilk şiirlerini hece vezniyle yazmıştır. Ancak Rusya’ya gitmesinden sonra Rus yazar Mayakovski’den etkilenmesiyle serbest ölçülü şiirler yazmaya başlamıştır.

Nâzım Moskova’ya giderken, geçtiği açlık bölgelerindeki insanların durumu üzerine yazdığı ‘Açların Gözbebekleri’ adlı şiirini serbest ölçü ile yazmıştır. Şair, Adalet Cimcoz’a yazdığı mektuplarda Mayakovski’yi taklit ettiğine dair eleştirileri şu şekilde cevaplamıştır:

“… Üstad bir çeşit müstezatlı aruzla yazar, bendeniz böyle müstezatlı bir ölçü kullanmam. Üstadda kafiye meselesi, edindiğim edinebildiğim bilgiye göre ön planda geliyor; ancak bendeniz ise bunu gerektiği zaman bir unsur olarak kullanırım. Hazrette ferdiyetçilik de vardır, yani bir tarafı anarşisttir galiba; fakat bendeniz değilim. Ama bütün bunlara rağmen üstadın ve soydaşlarının dilinden henüz yirmi kelime bilirken, o devirde bilhassa onun yarattığı sanat havasının ve sosyal muhitinin içine, ömrümün en büyük talihi, saadeti olarak düşmüş bulunmanın elbette ki üzerimde çok şükür büyük tesisi olmuştur.”

Türkolog Ekber Babayev de Nâzım ve Mayakovski’nin şiirlerini yapısal yönden karşılaştırmakta ve şöyle demektedir:
“ Mayakovski’de anlamsal birim kıt’adır. Nâzım Hikmet’in yaratıcılığının olgun döneminde ise anlamsal birim satırdır.
…

Mayakovski’nin şiirlerinde kıt’anın en önemli sözcüğü uyak durumundadır. Nâzım Hikmet’te ise temel birim kıt’a değil satır olduğu için en önemli sözcük satır sonuna gelir.”

Nâzım Hikmet kendisini sanayinin yarattığı sosyal hayattaki belli bir sınıfın şairi olarak görmüş ve o sınıfın dertlerini, acılarını, ihtiyaçlarını anlatmıştır. Nâzım şiirlerinde diyalektik realizme ulaşmak isteğinde olduğunu açıkça anlatıyordu.
Ayrıca Nâzım’ın, şiirlerinde geleceğe hep umutla baktığı görülür. Sanatıyla da övünen Nâzım, bunu şu dizeleri ile ifade etmektedir:

“Şairim,
şiirden anlarım…
Topraktan, ateşten ve demirden
hayatı yaratan-
-ların
şairiyim
ben.
Ben hızımı asırlardan almışım
bende her mısra bir yanardağ hatırlatır.”

Nâzım sadece şiir değil öykü, roman, senaryo, oyun ve dergi ile gazetelerde de çeşitli yazılar yazmıştır. Nâzım’ın ilk dönem şiirlerinde daha çok komünizm, özgürlük, emek ve sömürü konulu konular işlenirken, son dönemdeki şiirlerinin konusunu; ölüm, aşk ve hasret oluşturmaktadır.

KAYNAKÇA
Atsız (1985), Komünist Don Kişotu Proleter-Burjuva Nazım Hikmetof Yoldaşa, İstanbul: Arkadaş Basımevi.
Darendelioğlu, İlhan E. (1978), Nazım Hikmet Vatan Şairi Mi, Vatan Haini Mi?, İstanbul: Orkun Yayınevi.
Hikmet, Nazım (1960), Alman Faşizmi ve Irkçılığı, İstanbul: Memet Yayınları.
Kurdakul, Şükran (1986), Nazım’ın Bilinmeyen Mektupları (Adalet Cimcoz’a Mektuplar/ 1945-1950), İstanbul: Broy Yayınları.
Mengü, Nazan, Yurdseven, Arda, Aslı, “Nazım Hikmet 107 Yaşında”, http://dosyalar.hurriyet.com.tr/nazimhikmet/, 15/ 01/ 2008.
Sülker, Kemal (1976), Şair Nazım Hikmet, İstanbul: May Yayınları.
Vâlâ Nurettin (1999), Bu Dünya’dan Nazım Geçti, İstanbul: İlke Yayınevi.

  • Kişilere Dair
  • pınar demirtaş yazıları
  • yazıcı sayfası
  • gönder
  • Rastgele Yazı

Türk Şairi

Zenan Sude — Çar, 12/08/2009 - 07:03

Nazım Hikmet’le ilgili yapmış olduğunuz çalışmayı sıradan bulmakla birlikte, birçok internet sitesinde yer alan bilgileri tekrar etmekten öteye geçememişsiniz ne yazık ki….

Sizce, Nazım neden yıllarca cezaevinde yattı? Şiir yazdığı için mi? Komünist olduğu için
mi? Bu konudaki fikrinizi merak ediyorum doğrusu…

Gece yarılarına kadar Nazım çalışmanız heyecan verici! Sayenizde ben de bilgilerimi tazeledim. Nazım çalışmak emek ister değil mi?

Ben, Nazım’a en büyük kötülüğü, komünistlerin yaptığını düşünüyorum…Ya siz?

Ne tuhaf değil mi? İnsanın yoldaşları tarafından iftiraya uğraması, polislikle suçlanması, Troçkist, polis muhalefeti olarak lanse edilmesi, içinde yeraldığı Türkiye Komünist Partisine karşı yürüttüğü muhalefet nedeniyle partiden atılması, kurduğu yeni örgütlenmenin Komintern tarafından reddedilmesi, disiplinsiz, başına buyruk bir Komünist olması!

Bunlar yetmiyormuş gibi, Sevgili Annesi Celile Hanım’ın Yahya Kemal’le aşk yaşaması, bütün bu hadiselerin Nazım’ın canını yakması…

Bir de canını yakanlar kervanına Nazım’ı Komünist yapıp kendisi Kemalist olan Sadık Ahi, Yoldaşı Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim ve adını hatırlayamadığım diğer yoldaşlarının katılması….

Ya Milli Şef’e ne demeli? Nazım’a en büyük kötülükler onun döneminde yapılmadı mı? Hapis cezalarını onun döneminde almadı mı? Cumhuriyet Gazetesi boyuna Nazım’ı karalamadı mı? Dönemin Komünistleri bile Nazım konusunda bölünmedi mi?. Bir kısmı hayran, bir kısmı düşman olmadı mı?

Şiirimizin Nazım’la sona erdiğini iddia eden nazımperestler varmış bir zamanlar, neyse ki artık yoklar….

“Nâzım'ı en çok sever görünenlerin O'nun şiirini sansürlemekten çekinmediğini, yirmi yedi yıl sonra Yön yayınları tarafından yeniden basılan "Kurtuluş Savaşı Destanı"nda kitabın Mart 1965 tarihli ilk baskısında yer alan "Bir şarkı istiyorum / zaferden sonrasına dair / "Kim bilir belki yarın..." / Akif inanmış adam / büyük şair... " mısralarının yıllar boyunca yayınlandığını ancak sonraki basımların hiçbirinde "büyük şair" sözü veya mısraının olmadığını söylüyor İsmet Özel, ne acı değil mi?

“Sen bir köylüsün,' derdi, 'Evet, bir köylü! Yani cemiyetin tortusu! Bir mülkiyet budalası! Köylü sınıfı zaten nedir ki?! Bir Ortaçağ artığı! Toprağa yapışmış, donmuş, statik bir varlık! Bütün inkılâplarda fren! Bir ayak bağı...
Siz köylülerin görüş ufkunuz yalnız kendi tarlalarınızın sınırları ile çevrilmiştir. Kafanız bâtıl inanışlara bağlıdır. Hayatınız, ağanın, derebeyinin yahut muhtekirin elindedir. Köylü sınıfı, inkılâbın sadece kuyruğudur. Evet, kesilecek ve atılacak kuyruğu!.. Sizin sınıfınız artık temizlenmeye mahkûmdur, yoldaş! Evet, temizlenmeye ve süpürülmeye!” Bu cümleler, Nazım Hikmet'e aitmiş. 1922'de St. Petersburg varoşlarındaki Udelnaya kampında Şevket Süreyya Aydemir'e söylemiş; Vâlâ Nurettin de şahitmiş…

“Nazım Hikmet'in Rus köylülerinin temizlenmeleri gerektiğinden bahsediyor olması Türk köylülerini kayırdığı anlamına” gelmiyormuş…

Bakan kişiye göre değişik anlamlar taşıyan bir şair Nazım Hikmet, değil mi?

Nazım’ın Yoldaşı Şevket Süreyya, önce Turancı, sonra Komünist en son Kemalist olmaya karar vermiş önemli bir tarihçi…

1922’de St. Petersburg’da bu kocaman lafları eden Nazım, yirmi yaşındaydı. 51 yaşına gelince eski yoldaşlarının fikrim değişti kontenjanından yararlanarak! Vasiyetini yazmış olabilir mi?

"VASİYET
Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,
ölürsem kurtuluştan önce yani,
alıp götürün
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni.
Hasan beyin vurdurduğu
ırgat Osman yatsın bir yanımda
ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp
kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda.
Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın,
seher aydınlığında taze insan, yanık benzin kokusu,
tarlalar orta malı, kanallarda su,
ne kuraklık, ne candarma korkusu.
Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz,
toprağın altında yatar upuzun,
çürür kara dallar gibi ölüler,
toprağın altında sağır, kör, dilsiz.
Ama bu türküleri söylemişim ben
daha onlar düzülmeden,
duymuşum yanık benzin kokusunu
traktörlerin resmi bile çizilmeden.
Benim sessiz komşulara gelince,
şehit Ayşe'yle ırgat Osman
çektiler büyük hasreti sağlıklarında
belki de farkında bile olmadan.
Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
- öyle gibi de görünüyor -
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse,
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani... "

Zavallı Nazım! Sen kalk romantizm uğruna, kırmızı atkı uğruna yıllarca hapis yat, üstüne bir de sürgünde vatan hasretiyle öl…

"Geldim/ Kaldım/ Güldüm/ Öldüm"

Aynur Yavuz — Salı, 28/07/2009 - 08:53

Sabahın bu saatinde nerdeyse gözlerimi açar açmaz karşımda seni, hem de bir Nazım yazısıyla görmüşsem ne kadar sevineceğimi tahmin edersin (: Nazım Hikmet te Pablo Neruda da büyük şair...Çok güzel bir iş başardın dememe lüzum bile yok.Zaten ortada. Öylesine söylenmiş bir söz değildir, hakikaten emeklerine sağlık..

güz çiçeklerinden nazıma bir çelenk

niçin öldün nazım?
ne yaparız şimdi biz
şarkılarından yoksun?

nerde buluruz başka bir pınar ki
orda bizi karşıladığın gülümseme olsun?

seninki gibi atesle su karışık
acıyla sevinç dolu
gerçeğe çağıran bakışı nerde
bulalım?

kardeşim,
öyle yeni duygular, düsünceler yarattın ki
bende,
denizden esen acı rüzgâr
kapacak olsa bunları
bulut gibi, yaprak gibi sürüklenir
yasarken seçtiğin
ve ölümünden sonra sana barınak olan
oraya, uzak toprağa düserler.

al sana bir demet sili kasimpatilari
al güney denizleri üstündeki ayın soğuk parlaklığını,
halkların savaşını, kendi dövüşümü
ve yurdumun kederli davullarının boğuk
gürültüsünü
kardesim benim, dünyada nasıl yalnızım sensiz,
çiçek açmis kiraz agacının altınına benzeyen
yüzüne hasret,
benim için ekmek olan, susuzluğumu gideren, kanıma
güç veren
dostluğundan yoksun.

hapisten çıktığında karşılaşmıştık seninle,
zorbalık ve acı kuyusu gibi loş hapisten,
zulmün izlerini görmüstüm ellerinde,
kinin oklarını aramıştım gözlerinde,
ama parlak bir yüreğin vardı,
yara ve isik dolu bir yürek.

ne yapayim ben simdi?
tasarlanabilir mi dünya
her yanına ektigin çiçekler olmadan
nasil yaşamalı seni örnek almadan,
senin halk zekanı, ozanlık gücünü duymadan?
böyle olduğun için teşekkürler,
teşekkürler türkülerinle yaktığın ateş için.

Pablo Neruda

:)) teşekkür ederim

pınar demirtaş — Salı, 28/07/2009 - 19:19

:)) teşekkür ederim arkadaşım. Gece yarılarına kadar hazırladığım bu yazıda az mı emeğin geçti:) saol kere saol...

otobiyografi şiiri de şu şekilde

Kerem Dağlı — Salı, 28/07/2009 - 07:47

1902'de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşımda halep'te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda moskova komünist üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine moskova tseka-parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim

kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
--------------------------------------ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
--------------------------------------ben hasretlerin

hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık gırevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir

otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde barış madalyasının bana verilmesini
-------------------------------------------------verdiler de
otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum pırağ'dan havana'ya

lenin'i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924'de
961'de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır

partimden koparmağa yeltendiler beni
--------------------------------------sökmedi
yıkılan putların altında da ezilmedim

951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü

sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim şarlo'ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın

içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana

başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için
--------ama durup dururken de yalan söylemedim

bindim tirene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim
----------çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri
----------camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
----------ama kahve falına baktırdığım oldu

yazılarım otuz kırk dilde basılır
----------türkiyem'de türkçemle yasak

kansere yakalanmadım daha
yakalanmam da şart değil
başbakan filân olacağım yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe girmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama sevdalandım altmışıma yakın
sözün kısası yoldaşlar
bugün berlin'de kederden gebermekte olsam da
--------------------------------------insanca yaşadım diyebilirim
ve daha ne kadar yaşarım
-----------------------başımdan neler geçer daha
---------------------------------------------------kim bilir.

--------------------------------------bu otobiyografi 1961 yılı 11 eylülünde
--------------------------------------doğu berlin'de yazıldı.

Herkesten güzel Nazım

pınar demirtaş — Salı, 28/07/2009 - 19:16

Herkesten güzel Nazım anlatıyor kendi hayatını. Ancak biraz tek taraflı sanki...

Benzer Yazılar

  • 'İsyan Etmek ya da Etmemek': Bütün Mesele Bu
  • Hem İsyankâr Hem De Uysal Bir Mütefekkir: Nurettin Topçu
  • Necip Fazıl Kısakürek’i Anlamak…
  • Neyzen Hacı Emin Dede: Maziden bir Hüzzam üfleniyor
  • Aşk-ı Kaotik

Gezinti

  • Son Gönderiler
  • Site Rehberi (Yol Haritası)
  • Komşularımız
  • Fotografhane
  • Kategoriler
  • İzlence

Üye girişi

  • Üyelik başvurusu
  • Şifremi unuttum

Rastgele

  • İçerik
  • İzlence

  • Sezai Karakoç-Köşe Şiiri
  • kapıya çağrılan adım
  • Kendi Hâlinde, Kendince
  • Aynamdaki yüzüm sevdi seni
  • ya ehl-i kalbi
  • Minare Dergi 5.sayı
  • Nun Kasesinde Bir Gizem Avcısı: Nazan Bekiroğlu
  • İlk Atom Mühendisimiz Ahmet Yüksel Özemre’nin Ardından…
  • Uzaklarda Bir Yerlerdeyim
  • İbrahim Makamı

Fotografhane'den

Mescd-i Nebevi

Duyuru - Etkinlik

  • -"Biz İsrail’i suçlayanlar
  • -"Ne Bahar Kaldı, Ne Gül" Konuşma
  • - ''İkindi Yazıları yeniden tıpkıbasım olarak yayımlanacak''
  • ... Devamı
  • Gözdeler

    Bugün:

    • 100 Türk Büyüğü
    • Nevbahar
    • Dost'a Mektuplar

    Son görüntülenme:

    • Geçmişten Günümüze Mahpusluk ve Hapishane
    • Kâbe - Akşam Namazı - İmam Sudeys
    • Dua ve Tevekkül Bakanı: Emine Elif Kotan

    Sayha Dergi © (1990) 1998 - 2010
    Gizlilik ve kullanım şartları

    • söz makamı
    • 100 türk büyüğü
    • kitap makamı
    • site haritası
    • ara
    • İletişim

    @ İktibas - Yazılar için kaynak belirtirseniz acayip memnun oluruz.