Nice Kadim Bir Ses: Yahya Kemal
Aynur Yavuz — Paz, 04/10/2009 - 08:23
Filhakika o, kaçış kapıları arayan insan değil, eve dönen adamdır.
Ahmet Hamdi Tanpınar
Ne kayıp şehir Üsküp’ten, ne tarif etmek için lûgatte bir kelime bulunmayan Paris’ten, ne ezansız semtlerden, ne hayal şehir İstanbul’dan uzun uzun bahsetme niyetindeyiz. Kâh hatıralardan dem vurup, kâh geçmişle şimdi arasındaki bağı koparmadan, anılardan süzülen ışığın gölgesi eşliğinde bir yolculuğa çıkarak, İstanbul’un sekizinci tepesinden yani Yahya Kemal’den bahsedelim diyoruz.
Yahya Kemal hatıraları ki anlattığı hatıralarda olduğu gibi, bizzat yazdığı hatıralarda da, asırlar boyunca doğru olmak ve asırlar karşısında doğru kalmak şeklindeki tarih anlayışının kendi hatıralarına tatbîk edilmiş azîz ifadeleridir. Yahya Kemal demek, üstü tozlanmamış bir tarih, geçmişten gelen sesin rûzigârında yaşayıp şarkılarını terennüm eden bir ruh demektir.Nostalji değil şuur, yaprak değil kökünü toprağın derinliklerine salmış çınardır O.Ve yine o şairdir ki; kelimelerden ve seslerden kurulu bir tarih, aşk ve musikî tepesidir.
***
Büyük ve zeki adamların başlıca ve bizce en önemli vasıflarından biridir nükteci olmaları.Yahya Kemal de onlardan biridir. Büyük şairin nüktesi zalim olduğu kadar isabetlidir de. Ama ne isabet ama ne nükte!
Henüz Büyük Millet Meclisi hükûmeti zamanlarıymış. Mustafa Kemal, reislik kürsüsünde, biraz sinirli ve sabırsız, göçmen meselesine çare bulacak tasarının müzakeresini idare ediyorlarmış; bu sırada Mehmet Emin Yurdakul söz almış. Mebus sıfatıyla meseleye temas edecek amma işi şairliğe dökmüş; lafı uzattıkça uzatmış;tarihten önceki göçlerden başlamış, aynı tafsilatla bugüne kadar gelse saatler sürecek; büyük reis bir yutkunmuş olmamış; nihayet kaya ucundan dalgaya eğilen kartal gibi, kürsüden sarkmış, sesini mümkün olduğu kadar yumuşatarak:
-Sadede gelmenizi rica ederim, diye ihtar etmiş. Şair, coşkunluğunun ortasında şaşırıvermiş, ne söylendiğini de pek iyi duymadığı için şöyle cevap vermiş;
-Ona arkadaşlar gelecek, efendim!
Meclisin kahkahaları arasında, Urfa mebusu Yahya Kemal de Antalya mebusu Hamdullah Suphi’nin kulağına eğilmiş:
-O, şiirde de sadedi biz arkadaşlara bırakmıştır, der. [1]
***
Yahya Kemal, yüz kilodan eksik olmayan heybetli vücuduna rağmen zarif ve nazik bir adamdır. Sıcak bir yaz günü Boğaziçinde bir tepeye tırmanır. Bir aralık pek yorulur. Yol üstündeki bir mahalle bakkalının kapısı önündeki iskemleye çöker. Bakkal yağlı bir müşteri geldiğini sanarak sevinir ve nezaketle sorar:
-Bir şey mi alacaksınız efendim?
Üstat sükunetle cevap verir:
-Evet.Müsaade ederseniz biraz nefes alacağım. [2]
***
Yahya Kemal, bazı yalnız zamanlarında, hayatının belli başlı vakalarını, bir kronoloji halinde bizzat not etmiş; bu vakalar bazen birkaç satır tutan cümlelerle ifade edilirken bazen bir kelime ile hulâsa edilmiştir. Ama ne hulâsa!
1916 – Aşkım..
1919 - Aşk’ın hâtimesi..
***
“Şiirlerini yayınlamakta tereddüt etmesi, onların söylenmesine önem vermesi, Yahya Kemal’in şiirlerini ömrü boyunca kitap halinde yayımlamamasına yol açmıştır. Kendisine şiir kitabı bastırıp bastırılmayacağı sorulduğunda; “Az şiirden mürekkep bir mecmua neşr etmek kolaydır. Lâkin öz şiirden mürekkep bir mecmua neşr etmek bana güç görünüyor. Eğer kadim şairlerimizin en halisleri öz şiirlerini toplasalardı o koskoca divanlar bir divançe olabilirdi” der.
***
Deyim yerindeyse Paris, Yahya Kemal’in kişiliğini bulduğu yerdir. Derin tarih bilgisi Paris’te geçirdiği yılların mahsulüdür. Ancak unutulmamalıdır ki ,İstanbul onun gerçek hüviyetini kazandığı, demlendiği yerdir.
1912’de Paris’ten ayrılışını şöyle anlatır Yahya Kemal,: Kahve garsonları bile benim artık gözleri önünden gaip olup gideceğime inanmıyorlardı. O gün herkese durgun ve dalgın bir halde vedalarımı îfâ ediyordum. Akşam oldu. Ali Kemal başta, arkadaşlar Vachette’de toplandılar. Arabalara bindik. Vachette ve Sopha’nın müdürleri ve garsonları yaya kaldırım üzerindeydiler. Yüzlerinde o hüzünlü gülümsemeyle beni uğurluyorlardı.On sene bir hayattan sonra, İstanbul’a döneceğimi işiten kahve garsonlarının gözleri dolmuş, benim ayrılacağıma inanmıyorlardı. Fecî bir vedâ ile gençliğimin geçtiği semtten ayrıldım. Garda teşyî eden arkadaşlarım müteessirdiler, bense, ızdıraptan sersemdim. Tren hareket ettiği zaman kalbimin Paris’e bağlanan bağları acı acı koptu: İstanbul’a kadar kendimi avutamadım..
Malumumuzdur, Üsküp, yılların eskitemediği bir hasret olarak yerini her daim muhafaza edecektir şairde. Yahya Kemal’in Paris’e olan yakınlığı da malumdur.Fakat bir zaman sonra Paris’in o yaldızlı tahtına İstanbul oturacaktır ki, İstanbul’a meftun olan her gönül ehlinin ezberinde muhakkak var olacaktır bir Yahya Kemal dizesi.
Nice revnaklı şehirler görülür dünyada,
Lâkin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim, en hoş ve uzun rü’yâda
Sen de çok yıl yaşayan sende ölen, sende yatan.
A.Haluk Dursun, 90’lı yılların sonuna doğru gittiği Paris’te Kutsi Erguner’in tarifiyle La Closerie des Lilas’ı arayıp bulur. Ve ardından şunları anlatır;
“Montparnasse’da Marco Polo Parkı karşısında Nisan karı yağarken sığındığım bu Paris kafesinde barın hemen önündeki masada aradığım levhayı görünce bir hoş oldum. Masanın üzerine yazılı küçük levhada Yahya Kemal Beyatlı yazıyordu. Kadirbilir Fransızlar bizim şairimizin oturduğu masaya onun adını vermişlerdi. Paris’ten sayısız sanatçı gelip geçtiği halde bu tarihî kafede masaya ismini yalnız Yahya Kemal yazdırmıştır. Daha sonra İstanbul’a geldim. Üstadın son yıllardaki mekanı olan Ayazpaşa’daki tarihî park Otel’de masasının hangisi olduğunu düşündüm. Dikkat buyurunuz, o masada ismi var mı diye aklımdan bile geçirmedim; çünkü tarihî otel çoktan yıkılmıştı. Gerçi yıkılmasa, yine üstadın ismi orda olmazdı ya!“
Haluk Dursun, bunları yazmadan çok evvel 9 Şubat 1921’de ise Yahya Kemal şunları yazacaktır:
Biz son devrin Türkleri müceddid kafalı insanlarız.Bu şehri harap görmektense düm düz görmekten daha çok zevk alırız, bunun için de bir asırdan beri gücümüz ancak hârabeleri yıkmaya yetti.
Bizim yıkanlarımız bir zihniyette, muhâfaza edenlerimiz bir zihniyettedir. Mesela Rumeli Hisarı kalesinin îmârı bizim mîmarlarımıza tevdî olunsaydı her taşını cilalarcasına temizlerler, kulelerinin tepelerine eski kubbelerini takar, zamanın bu taşlara sindirdiği rûhu tamamiyle sıyırarak yep yeni bir hale koyarlardı. Son zamanlarda birkaç eski câmiimiz bu usullerle îmâr edilmedi mi?
Ve şimdi biz, içinde yaşamış olduğumuz zamana bir dönüp tekrar soralım kendimize.
Son zamanlarda bazı eski câmiilerimiz ve tarihî yapılarımız bu usullerle îmâr edilmeye halen daha devam etmiyor mu?..
***
Ne harâbî ne harâbâtiyim
Kökü mazide olan âtîyim
Hemen her zaman her yerde olduğu gibi Yahya Kemal’in de sevenleri olduğu gibi muarızları da vardır.
Köprüleri yıkan değildir Yahya Kemal. Geçmişle geleceği mezcedip, insanlığa tarih kokan bir armoni sunandır O. Ancak bazı çevreler tarafından geçmişe gömülü kalıp bundan kurtulamamakla suçlanır. Onlara göre gelecek yoktur Yahya Kemal’de. Halbuki Nazım Hikmet’te ne kadar gelecek fikri varsa Yahya Kemal’de de o kadar vardır gelecek fikri. Sadece aradaki tek fark Nazım Hikmet’in ve muadillerininki köksüz bir gelecektir. Ama dediğimiz gibi yine de gelecektir.
Peki niçin Yahya Kemal’le Nazım Hikmet’i karşılaştırma ihtiyacı duyduk?
Nazım Hikmet’in birçok zamanını birlikte geçirdiği Vâlâ Nureddin Vâ-nû Bu Dünyadan Nâzım Geçti kitabında, özel yaratılışlı olduğunu düşündüğü kişiler ile ilgili olarak, acaba gericilikle hafıza gücünün, devrimcilikle de ileriyi gören hesap ve hayal gücünün bir iç bağı yok mudur diye sorar?(malum olunduğu üzre Yahya Kemal oldukça kuvvetli bir hafızaya sahiptir.)Uzun yıllarımız beraber geçen iki Türk şairinin kıyaslanmasında dikkatime çarptığına göre, hafızanın gericilikte, ilericilikte büyük payı vardır diye de devam eder Vâ-nû. Ve iki şair arasında şu ilginç tespiti yapar;
“İkisini de pek yakından tanıdığım bu şairlerimizin, idolojik tutumlarını hafızalarıyla ilgili bulurum. Hafızası zayıf olup eski günlerle uğraşmadığı için, çocukluk hayatına dair hemen hiç hatırası yoktu Nazım’ın. Bir amnezi geçirmiş gibiydi. Sonraları bütün melekeleriyle birlikte hafızasının da kuvvetlendiğinin delilini, 1951’lerden itibaren ölünceye kadar memleket hatıralarını yansıtan ve hasret ifade eden şiirlerinde buluyoruz. Yahya Kemal’inse muhafazakar hatta gerici (Osmanlıcı) tutumu, hafızasının son derece kuvvetli oluşundan mıdır diye hep düşünürüm. Osmanlı tarihinin daha az önemli olan kişilerini bile, öz akrabası gibi tanır, küçük büyük olaylarını da senesi senesine, fakat dün kendi başından geçmiş gibi bilirdi.”
”Kökü mazide olduğu doğru ama âtî değildi, ilerici değildi üstat “ diye de bir dipnot düşer Vâ-nû.
Ve şöyle söyler Beşir Ayvazoğlu; O, bütün hüviyet ve uzviyetiyle âtî değil, uzviyetinde bütün hüviyetiyle maziyi taşıyan âtîdir...
Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük
Budur âlemde hudutsuz ve derin öksüzlük
***
Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren Türk edebiyat ve siyasi tarihi nedir diye sorarsanız, hapishanelerin, sürgünlerin, ‘evden’ ebediyen gidenlerin ve ‘eve’ dönme talihini yaşayanların tarihidir deriz. Peki tüm bunlar ne demek diye sorarsanız ‘bunun adı yoktur’ deriz.
Nazım gibi Vâ-nu da Yahya Kemal’in rahle-i tedrisatından geçenler arasındadır. Ancak bütün iyi ilişkilerine rağmen Yahya Kemal’e darılır Vâ-nu. Çünkü Nazım’ın affı için dolaştırılan, üniversitede olsun, Babıâli’de olsun pek çok aydının imzaladığı dilekçeye imzasını koymamıştır Yahya Kemal.Halbuki o günlerde Yahya Kemal’in imzasının çok önemi vardır.Va-nu, Nâzım’ın affolmasını istemediği için değil de, faşist havaya uyduğu için Yahya Kemal’in imzasını esirgediğini düşünür. “Ne o benim cenazeme gelsin, ne ben onunkine giderim” diye haber gönderir Yahya Kemal’e, nitekim gitmez de cenazeye. (Bu Dünyadan Nazım Geçti, s.349)
Yahya Kemal’in yakın dostlarından Melek Celal Hanım, Yahya Kemal’in hayatına çeşitli şekillerde bir çok kadının girdiğini ancak, hiçbir kadının ona tesir eden büyük aşkı Celile Hanım’ı unutturamadığını belki de bunun için evlenmediğini söyler.
Celile Hanım’ın Nazım’ın annesi olduğunu bilmeyen yoktur neredeyse.Yahya Kemal’le evliliğin eşiğinden dönen Celile Hanım, tek başına bir kampanya açar Nazım’ın hapishanede açlık grevine başladığı dönemlerde.İyi görmeyen gözleri yüzünden bir elinde baston, düşmemek için önünü yoklayarak; öbür elinde oğlunun kurtarılması için bir pankart, imza toplar.Kâh köprü üzerinde trafiği durdurur, kâh hastane kapılarında kavga gürültü yaratır. Tutuklanıp götürülür , ancak serbest bırakılır ve O, ertesi gün faaliyetine kaldığı yerden devam eder. Vâ-nû’nun söylediğine göre, dramatik fotoğrafları bütün dünya gazetelerine yayılmıştır.
Tarih sayfaları, sanık sandalyelerini süslemek için okunacak belgeler değildir. Geçmişi yargılamak değil, geçmişi yeniden kurgulamak için okunur tarih sahifeleri. Bu yüzden amacımız, ne Nâzım Hikmet’i ne Yahya Kemal’i yargılamak değil yaşadıkları dönemden onları soyutlamadan yaşanılanları anlamaya çalışmaktır sadece. Ve biz bu tabloda sadece şuna cevap veremiyoruz;
Hangi yürekte derin ve onulmaz yaralar açılmaz böyle bir durumda. .Hele ki bu yürek Yahya Kemal’e ait ise…
***
Yaşı ilerleyen Yahya Kemal, yani ‘evde evsiz kalan adam’, bir gün Cahit Tanyol’a şunları anlatır:
“Büyük şair, büyük edip olmaktan daha öte önemli üç şey var:Birincisi evlenip bir yuva kurmak, ikincisi bir ev sahibi olmak, üçüncüsü bir tarafta kimseye muhtaç olmayacak kadar parası bulunmak. Ben bunların üçünü de yapamadım. Akşam oldu mu dostlar dağılır, evlerine gider. Ben şu otel odasında yalnızlığı bütün dehşetiyle duyarım.Ne şiir, ne kitap ve ne dostlarım beni bu korkunç yalnızlıktan çekip alabilirler…”
Evet, ‘evde bir evsiz adam’dır O.Etrafındaki kalabalığa rağmen koyu bir yalnızlık içinde veda eder hayata şair.Beşir Ayvazoğlu’nun da ifâde ettiği gibi öz evinde, vatanında, hep kaçmaya çalıştığı muhacirlik duyguları içinde, ‘evsiz’ ve yalnız bir adam olarak ölür Yahya Kemal. Ve ancak ölünce yerleşir..
Ölmek kaderde var, yaşayıp köhnemek hazin
Bir çâre yok mudur buna, yâ Rabbe’l-âlemin.
***
Yararlanılan Kaynaklar
A.Halûk Dursun, İstanbul’da Yaşama Sanatı, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2002.
Ali Çolak, İnce Sözler, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2004.
Beşir Ayvazoğlu, Yahya Kemal Eve Dönen Adam, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1999.
Doğan Nail Altuncuoğlu (derleyen), Ölümünden Sonra Yahya Kemal Hakkında Yazılanlar ve Şiirleri, İstanbul, 1958.
Kâzım Yetiş (hzl.), Yahya Kemal için Yazılanlar, c. II, İstanbul fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul, 2000.
Nihad Sami Banarlı, Yahya Kemal’in Hatıraları, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul, 1997.
Vala- Nureddin Va-nu, Bu dünyadan Nâzım Geçti, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1999.
[1]: Behçet Kemal Çağlar, “Yeni Yahya Kemal”, 20 .Asır, 22 Ekim 1953.
[2]: Kadırcan Kaflı, “Yahya Kemal ve Nükteleri, Tercüman.
serlevha.com'da yayınlanmıştır

Türk Şiirinden Yahya Kemal'i çıkartınız
Kâni Çınar — Pzt, 05/10/2009 - 17:08Bir dönemin değil bütün Türk şiirinin zirvelerinden birisi ise konumuz kendimize biraz daha çeki düzen vererek konuşmamız gerek Üstad'ı... Ben olaya şöyle bakmaya çalışıyorum. Türk Şiirinden Yahya Kemal'i çıkartınız geriye ne kalır? Az çok Dönem, eser ve kişileriyle hakim olduğumu sandığım Türk Edebiyatında inanın bir kaç manzume ve birkaç şiir parçacığından başka bir şey kalmaz. Bu değerlendirmemde 2. yeni ile başlayıp günümüze kadar taşan Türk Şiirini ayrı tuttuğumu belirtmeliyim.
Aynur Yavuz Sayha'ya çok emek veriyor. Teşekkürlerimi sunuyorum. Bu yazısı da başlı başına bir "değer"dir... Gayrete hürmet düşer...