yazabilmek adına...
Adem Dönmez — Cum, 21/03/2008 - 14:06
Siz yazar olmayı istiyorum diyen bir çocuk gördünüz mü? İlkokul sıralarında, hocası sorduğu zaman. Ben doktor olacağım diyen veya mühendis hatta ben baba olacağım diyenler gördüm ama yazar olacağım diyen bir çocuk tanımadım daha. Ta ki lise yıllarım gelip çatıncaya kadar. Derslerimde çok başarılıydım ama hayatın içinde konuşmadan sustuğum anlar oluyordu. Bir kelamda ben edeyim diye ne zaman kaldırsam parmağımı olmuyordu. Dilim damağım kuruyordu. Bir gün kırtasiyeye gittim ve en cicili bicili defteri aldım. Bir gün sonra matematik sınavım vardı ama önem taşımıyordu bir şeyler yazacaktım. Eve geldiğimde hemen üzerimi değiştirip odama geçtim ve kalemi alıp ilk sayfaya aklımdaki ilk kelimeyi yazmıştım, defterimin ismini koymuştum “neticeler”…
“ahşap süslemeli bir tavanın altında el emeğinin belli olduğu desenli bir tabana sahip ahşap bir Safranbolu evinden yazıyorum” diyerek başlamıştım ilk önemli yazıma.
Ardından elime geçen her yazarı incelemeye başladım, her birinden neler alabilirim umudu ile inceliyordum, kiminin içeriği kiminin üslubu beni çekiyordu ve hep okuduklarıma benzer şeyler yazıyordum. Her türden bir şeyler okuyordum. Nietche yi okuduğum günü düşünüyorum da şimdi, bacaklarım titremişti ve hayatımda ilk defa bir kişiyi taklit edemeyeceğimi anladım. Bir noktaya gelmiştim artık ben yazar olacaktım bu doğru ama bunu çok okunmak veya ünlü olmak için yapmayacaktım, yapabileceğim tek iş bu idi çünkü. Zaten incelediğim yazarların birçoğu yaşamları bitip mezara konulduklarında anlaşılmıştı, bende onlardan olurum belki kim bilir…
Birkaç satırı yazıp bıraktığım o kadar çok yazım oldu ki, pes etme noktasına geldiğim, günlerce elime kalem almadığım zamanlar. Fakat ne kadar kaçsam da bir yerlerde bir şeyler oluyordu ve ben içerisine çekiliyordum. Bir gün edebiyat hocam derste bir kompozisyon yazmamızı istemişti bizden ve konu serbestti, yazdıklarımıza isim yazmayacak ve hocamız hangi yazıyı kimin yazdığını tahmin edecekti. Bir yazı yazdım ve hocam onu sınıfın ön sırasında oturan bir kızın yazısı sandı ve onu tebrik etti. Hiç incinmediğim kadar çok incinmiştim. Fakat tüm sınıf arkadaşlarım ilk defa benim bir yazımı okuyordu, bu benim için bir devrim oldu…
Günler geçiyor yaşım ilerliyordu, belli sorulara cevaplar verebilecek yaşa geliyordum artık, kendi ayaklarımın üstünde bir şeyler başarıyordum. Fark ettiğim en önemli şey ise eğer yazar olmak istiyorsan, yarı deli olmalıydın, biraz farklı olmalısın, gerektiğinde anlaşılmamalısın. Herkesin çirkin dediği şeyi sevebilmelisin. Önemsenmeyen bir insan olmalısın, toplumun içerisinde fakat insanlardan uzakta yaşamalısın. Geceleri bir dost bilmelisin. Aklına takılan sorular olmalı hiç kimsenin umursamadığı konular hakkında…
Eğer yolunu seçtiysen, neleri verebileceğini göze almalısın. Hiç beğenilmeyeceğini, yazılarını senin dışında kimsenin okumayacağını veya çöp tenekelerinden bir parça ekmek arayabileceğini düşünmelisin. Kelimeler seçmelisin kendine özgü ve bir nizam içerisinde sıralamalısın onları, gerektiğinde sarmal yapıda kullanmalısın heceleri, gereken yerlerde ise direk anlama yönelmelisin. Ama en önemli unsurun senin okuduğunda mutluluk duymandır. Okuyucu anlasın diye düşünürsen eğer ipin ucunu kaçırırsın…
Yazı yazmak suda yüzmeye benzer, eğer hakimsen kelimelere ve diline, senin emrine amade olur heceler ve harfler, her biri senin yazında her almak için çaba sarf eder, yüzmekte bu şekilde, çok iyi bir yüzücü isen suyun derinliği hiç önemli değildir istediğin şekilde hareket edebilirsin. Fakat bilmiyorsan yüzmeyi su götürür seni istediği kıyıya ve benliğini kaybedersin, ölürsün. Kelimeler alır başını gider, yazmak istediğinin çok dışına çıkarsın kaleleri devirirsin aşılmaz duvarları yıkarsın. Kelimenin kölesi olursun. Tabii köle olmadan efendi olunmuyor, ama hep köle olarak da kalınmıyor…
Dostoyevski’nin cümleleri gibi cümle yazmaya çalışmak avaredir, Balzac gibi tasvir yapmak, Orwell gibi hayaller kurmak ya da Tolkien gibi efsane bir dünya inşa etmek… sen her birinden bir şeyler almalısın, eğer yazar olacağım diyorsan; her türünü sevmelisin edebiyatın, roman, şiir, deneme, biyografi, öykü, hikaye, fıkra her birinin farklı bir önemi olmalı senin için. Çünkü sen yazar olmak istedin ve zor olan yolu seçtin. Sen gir arısın artık her çiçekten bal almalısın. Kiminin tadı çok hoşuna gidecek kiminden fazla tat alamayacaksın ama, her çiçeğe uğramalısın. Sonunda kendi balını yapmalısın aldıklarının hepsinden farklı, hepsinden özge ve hepsinden özel…
Yazar olmak istiyorsan, kalıplarını çok iyi dökmelisin ortaya. Bir başkası baktığında hemen senin yazın olduğunu fark etmeli, değişik türlerde de eserler versen de her birinde senin kokun olmalı. Bir romanın karakterleri senin gözlemlerin çevresinde oluşmalı, deneme hayatından izler taşımalı, şiirlerin kalbinin en ulaşılamaz noktalarına saplanan duyguları açıklamalı. Edebiyat içerisinde var olmak adına değil kalbin sürüklediği için yazmalısın.
Yazar olmanın en zor yanı bana göre, yazılarını bir başkasına sunmaktır. İçin korku ile dolar, bacakların titrer, kalp atışların hızlanır bir başkası senin yazını okurken. Yazın senin çocuğun gibidir, onun için gecelerini heba etmişsindir. Bir satır yazı için saatlerce düşünüp, olmadık kılıklara girmişsindir ama okur bunu önemsemez o sadece en son eline ulaşan ürüne bakar. Yazarın çilesini sadece yazar olan anlar, eğer bir okur anlayabilseydi bunu, elindeki yazıya her ne olursa olsun çok fazla değer verirdi ve öyle göz gezdirerek okumazdı…
Yazar olmak istiyorsan felsefi ve düşünce kitaplarından daha çok edebiyat kitaplarını seçmelisin. Felsefe kitaplarında düşünce esastır ve dile önem verilmez. Hatta birçok yerde cümleler gereğinden fazla karmaşık hale getirilir.
Kademe kademe ilerlemek ise niyetin ve ben vazgeçmeyeceğim diyorsan bu işten, istediğin türde eserler verebilirsin ama öncelikli olarak kısa yazılar ile başlamalısın. Deneme ve günlük yazar olmaya atılan ilk adımdır. Kişisel düşüncelerini ifade edebilirsin ve aynı anda kelime kuruluşlarını düzeltirsin. Merdivenlerden çıktıkça yazı boyutunda uzar, önce minik hikayelere ardından daha uzununa ve en son romana geçersin. Şiir ise bunların çok dışındadır. Ben kısa denemeleri bir apartmana benzetiyorum, romanları ise gökdelenlere, şiirler ise bana göre el işlemeli Safranbolu evleri…
Yazar olmak için kendi dilinin yetiştirdiği yazarlara çok daha fazla önem vermelisin. Çünkü farklı dillerden yapılan çeviriler ayna yansıması niteliğindedir. Sen ise gelişimin için direk surete bakmalısın. Cumhuriyet döneminden necip fazıl’ı, Yahya Kemal’i, Mehmet akif’i sonralarında sırası ile Faruk Nafız’ı, Orhan Veli’yi, Cahit sıtkı’yı ve adını sayamadığım nice değerli yazarı biçim açısından incelemelisin. Her birinden alacağın farklı şeylerin olduğunu görmelisin. Günümüzden ise Nazan Bekiroğlu ve İskender Pala’yı mutlak suretle okumalısın. Onların kullandığı dil oyunlarını öğrenmelisin. Elif Şafak’ın romanlarından kişi tasvirlerini ve cümle yapılarını, ve adını sayamadığım günümüz demecileriinin kitaplarını değerlendirmelisin. İsmet Özel’in düşünce ekseninde gezinmelisin biraz, yaşadığın dönemin şiir yapısını anlamak adına…
Yazar olmak için, her şeyini ortaya koymalısın. Veremeyeceğin hiçbir şey olmamalı, ne zaman ben bunu veremem bu da çok fazla dersen her şeyini bırakıp gitme vakti gelmiştir. Yazar şu veya bu sebepten dolayı yazmaz yazılarını, içindeki yumruğu sadece yazı ile aktarabildiği için yazar. Diğer insanlardan farklı bakar dünyaya, iklimleri farklı yaşar. Ölümlerin ardından farklı bir üzüntü duyar, sevinçlerini çok farklı ifade eder, herkes göze alamaz yazar olmayı…
Kalemi ne zaman kendinden farklı değil de bir organı gibi hissederse yazar artık başarmış demektir. Kalbi ile kalemi arasındaki yol kısalmıştır. Yazmak konuşmaktan farklıdır, konuşma çok daha rahat yapılır ama kalpten çıkan kelimeler kaleme ulaşıncaya kadar çok şey kaybeder, en az hasarlı yazan yazarlar usta kalemlerdir…
Roman üzerine…
Edebi türler arasında kendine özgü bir yer edinmiştir romanlar. Hem üslup olarak hem de sürükleyicilik açısından ikili bir eşitlik arz etmesi gerekmektedir. Tarihi süreç içerisinde her daim varolmuş bir tür olan romanlar, 18. yüzyıl ve 19. yüzyılda zirveye ulaşmıştır. Dostoyevski, toystoy, Gogol, balzac, le martine ve gide gibi günümüzde de adlarından çokça söz ettiren yazarlar bu dönemde yetişmişlerdir.
Romanlarda olay örgüsü giriş gelişme ve sonuç kısımlarından oluşmakla birlikte asıl olan kişisel veya nesnesel tasvirlerdir. Roman içerisindeki tasvirlerine bakarak yorumlanabilir. Kimi yazarlar herhangi bir eşyayı dahi tasvir edebilmek için günlerce düşünmüşlerdir. Romandaki hayal örgüsünü tasvirler aracılı ile yaparız.
İyi bir tasvir için çok farklı yöntemleri tarih içerisinde değişik yazarlar denemişlerdir. Kimisi çevresinden uzaklara çekilip günlerce bir başına kalmış ve yazmakta olduğu tasvir üzerinde yoğunlaşmıştır, kimisi toplum içinde insanlarla konuşarak onlara danışarak hareket etmiştir. Mesela günümüz yazarlarından j.k rowling yazılarını şehir merkezindeki bir kafenin sokağa bakan bir masasında yazmayı uygun görmüştür. Sokaktan geçen insanları izlemek, onların hareketlerini takip etmek ve her insandaki farklı özellikleri keşfetmek onun en büyük ilham kaynağı olmakla birlikte yazarımızın yapıtlarında belli olmaktadır. Rowling’in romanlarında kullandığı geniş hayal dünyası ve farklı özelliklerdeki karakter analizleri ilgi çekicidir.
Romanda bir diğer unsur ise betimlemedir. İyi bir romancı iyi bir betimleyicidir. Karşısındaki okur hayal dünyasının kapılarından geçerken zorlanmamalıdır, kapılar ardına kadar açık olmalı ve okur hayalinde yazarın kurduğu cümlelerle ilerleyebilmelidir…
Öykü ve deneme üzerine…
Kısacık ama bir o kadar verimli türleri edebiyatımızın. Son dönemin en revaçtaki türleri veya günümüzün zirve yazı türleri… bunlar gibi daha bir çok methiyeyi bu iki tür için söyleyebiliriz. Günümüzde küçülen bir o kadar hızlı yaşanan bir dünyada öykü ve denemeler değer kazanmıştır. İnsanlar kitap okuyacak vakti bulamamaktan şikayet eder duruma gelmiştir ve otobüste, metroda, işe giderken veya her hangi bir boşlukta değerlendir amacı ile okunan kısa okumalar. Romanlar değerini günümüzde yitiriyor demiştik, insanlar kısa boşluklarda yarım kalacak okumalar istemiyor, kelime oyunlarına gömülmüş yazılar istemiyor, kısa ve direk sonuca varan yazıları tercih ediyor…
Hızla gelişen bir dünyada zamanın şartlarına ayak uydurabilen en iyi edebiyat türleridir bunlar ne şiir ne de diğer edebiyat türleri öykü ve deneme kadar etkin değildir. Sonuca hemen ulaşan ve gün içerisinde ilgi çeken türden hikayeler günümüzde ilgi görmektedir…
Günlük hayatın içerisinden herkesimden insanın karşılaşabileceği türden hikayeler yazmak şimdilerde en çok sevdiğim uğraş oldu. Çok fazla vakit harcamadan ve çok fazla karakter analizi yapmadan kısaca sonuca varmak ve bir okurun otobüste on dakikalık yolculuğu süresince hemencecik okuyup anlayabileceği öyküler yazmak istiyorum…
Şiir üzerine…
İlk olarak şiir nedir ve bizler için ne anlamlar ifade ediyor? Bu soruya cevap vermemiz gerektiğine inanıyorum. Tanımını anlayamadığımız şiir bizleri çok farklı kıyılara götürebilir. Tarihi süreç içerisinde hep varolmuş olan ve her daim varlığını sürdürecek olan şiir, değişik dönemlerde değişik görevler üstlenmiştir.
Divan edebiyatı döneminde şiir çok üst tabakanın anlaşma biçimi şair ise insanların üstünde farklı bir yere sahipti. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında da buna benzer bir durum söz konusudur, şair denildiği zaman ceketimizin önünü ilikleyip sonra konuşmaya başladığımız insanlardan söz ederdik. Farklı bir iklimde idi onlar ve onların dediği her söz toplum içerisinde farklı yankılar uyandırırdı. Orhan veli ile başlayan garipler akımı ise şairi o farklı koltuktan alıp toplum içerisinde bir yerlere çekmiştir, şairi halkın arasına sokmuştur, şiiri günlük konuşmaya indirgemiştir ve daha sonra uyak ve nizam dışı şiirlerin ilk örnekleri verilmiştir…
Peki şiir nasıl oluşur, herkes şiir yazabilir mi? Bu soru beni çok fazla düşündürdü ve anladım ki hayır, herkes bir şeyler yazabilir ama şiir bir şey değil onun çok farklı bir yeri var. Şiir yazmak için gerekli alt yapı ancak doğuştan elde edilebilir.
Eğer şair içindeki yumruğu farklı bir türde ifade edebilseydi mutlak suretle o yolu seçerdi asla şiir yazmazdı ama olmadı kalbi onu şiire götürdü.
Şiir istenildiği zaman yazılabilen bir tür de değildir, alev alev yanan bir yürek ister şiir…
Aynı şekilde şiir okumakta çok zordur. Şiirin kıyılarında dolaşmak ta…
Bizler lise yıllarımızda şiiri düz yazıya çevirmeye çalışan bir kuşağız, yaptığımız en büyük hatada bu oldu sanırım. Şiir eğer çevrilebilseydi düzyazıya bunu bizden önce şairimiz yapardı.
Şiirler değerlidir fakat lütfen her şeye şiir demeyelim, şiir birkaç uyaklı kelimenin yan yana gelmesi veya sevdiğine yazdığın mektup değildir, şiir anlatılamayan duyguların anlatılamayan zamanlarda ortaya çıkışıdır…
İsmet Özel o kadar iyi anlatmış ki bizlere şiirin güncesini şiir okuma kılavuzu isimli kitabında, madem bilmiyorsunuz şiir okumasını ve şiirden anlamıyorsunuz o zaman alın bakın nasıl şiir okunurmuş diyor bizlere…
Sezai Karakoç, her bir sözü şiiri farklı yerlere götürüyor, Cahit Zarihoğlu farklılığın köşe taşı…
Bu yazıyı okuduktan sonra şiir üzerine bir şeyler yapmak istiyorsanız ilk olarak yapmanız gereken daha önce yapmadıysanız eğer, NECİP FAZIL’ın çile kitabını alıp sonundaki poetika kısmını okumaktır… şiirin tanımını ancak o zaman yapabiliriz…
Sonuç;
Neticelerin sonucunda vardığım nokta burası, dönüp ardıma baktığım zaman çok fazla yol kat ettiğimi düşünüyorum fakat bir o kadar da yolun başındayım. Yazı yazmak deliliktir demiştim, farklı bir şey düşünemiyorum hala daha. Yazı yazmak ve yazar olmak arasındaki farkı bulmaya çalışıyorum. Bir yazarımızın anısını burada paylaşmak istiyorum;
Üniversite günlerinde üst sınıflardan edebiyat bölümünde okuyan ağabeyleri ile haftalık okuma günleri yaparlarmış okuldan bir hocaları eşliğinde. Hafta boyunca okudukları yazılardan örnekler sunar ve hocalarının tavsiye ettikleri yazarları takip ederlermiş. Yazarımız şunları söylüyor. “Oradaki hocanın tavsiye ettiği yazarlara bir kahraman gözüyle bakardım koşar alırdım ertesi günü ve hafta boyunca okurdum. Fakat bir hafta önerdiği yazarı ve yazılarını hiç beğenmedim ve aklıma sinsice bir plan geldi. Kitabın orta sayfalarında hiç beğenmediğim bir denemeyi el yazım ile bir kağıda yazdım ve bir sonraki hafta toplantımıza bu benim yazım diye götürdüm. Hocamız yazıya baktı biraz inceledi ve bir sürü hata çıkardı yazının her yerini çiziyordu, burası olmamış diyordu. İçimden gülüyordum ama orada belli etmemiştim. Aradan iki hafta geçti ben aynı yazıyı bu sefer bilgisayar çıktısı olarak götürdüm ve altına yazarın ismini yazdım, hocamız bu sefer yazıya methiyeler düzüyor, her yerinden edebi sanatlar çıkarıyordu… o zaman anladım ki, yazar olacaksan kendin olmalısın… “
Bu anı benim çok hoşuma gitti okuduğum zaman. İçimizden geldiği gibi yazmak ve düşüncelerimizi açıkça söyleyebilmek fikrini aşıladı bana. Her yazar gençlik dönemini yaşadı ve yıprandı ama yılmayanlar kazandı.
Kısaca, yazabilmek adına yapılan her çalışma özeldir. Özel olan her şey değerlidir. Edebiyatın hangi türünde başarılı isek o türde yazılar yazmalıyız ve yazımızı geliştirmek adına bolca okumalıyız. Bizler bu yola çıktık, farklılıklarımızı önümüze alıp hünerlerimizi ortaya döktük. Kalemimize güç veren rabbimize dua ile…
- Adem Dönmez yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli




Yazma ve Okumaya Dair Sorular
Kerem Dağlı — Cts, 22/03/2008 - 19:26Kişinin niçin yazdığını bilmemesi kadar “saçma” bir şey olabilir mi? Elbet, her kalemiyle beynini ve ruhunu bir istikamete getirenler, bir gaye istikametinde yazmaktadırlar. Soğuk ve sıcak savaşlardan sonra toprak üzerinde en çok yapılan savaşlardan birisi de düşünce savaşıdır. Kavganın düşünceyle zikrolunması yahut düşünce gibi ulvi bir değerin kavgayla eş tutulması da nereden çıktı, diye akla gelebilir. Yazıların, kavga içinde bir araç, bir vasıta olarak kullanıldığını söyleyecek olursak, aklımız karışmasın! Her yazı, kavgasını sürdürdüğümüz davanın akıncı birliği-vurucu timidir. Çünkü kavga yazıdır, yazı kavgadan bir şube. Şimdi, bu kısa girişimizden sonra niçin yazıyoruz? sorusuna dönebiliriz. Aslında bu soruya, yine bir başka soru ile en güzel cevabı verebilirsiniz: “Niçin okuyorsunuz?”
Kimi okumuş olmak için okuyor, kimi bir şeyler öğrenmek, duymadığı, görmediği meseleler ile yakından teşrik-i mesai yapmak için, kimi silahlanmak, avantaj elde etmek, aşağı düşmemek, ruhunun kabaran seslerini dindirmek...vb. için okuyor.
İşin açığı; bu cevapların hepsinde biraz yüzeysellik ve sahtelik var.
Okumanın gayesini, işi alışkanlıktan öte gıda gibi ihtiyaca götürenlerden almak gerekir.
Dönüyoruz...
Yazanın niye yazdığını, okuyanın da niçin okuduğunu tespit ettik diyelim. O zaman ortaya şöyle bir mesele çıkıyor: Yazarın düşündüğü, amaçladığı hedef gerçekleşti mi? Veya okuyucu, almak istediğinin veya almak istemediğinin ne kadarını aldı?..
Yaratan Rabbimizin adıyla okumaya başlıyoruz. Eşyanın sırrına doğru içimizde kabaran dev iştihalı arzular var. Eşya, genellikle elimize bir ayna tutuşturuyor “al ve kendine bak” diyor. Aynada belki herkes “iskeletini görmeye varıncaya kadar bakabilen” değildir. Fakat hiç akla gelmeyenleri çağrıştırır ayna, daima. Göz kapaklarımızın altını zorluyoruz. Düşünce mahareti, kalb gözü, aşk, ölüm, korku, ıztırab, ruh...düşündükçe muammamız büyüyor, düşündükçe biz büyüyoruz. İnsan kendi terazisinde, kendinin kıymetini anlamaya başlıyor. Öyle bir batıyoruz ki içimize, dışımızı hem algılayamıyoruz hem aradaki uygunluğu fark edemiyoruz. Kıymetimizi biliyoruz.
Bu her zaman böyle mi olur? Her okuyan Rahman ve Rahim olanla mı başlar işe? Adımının başına şeytanı koyanlar veya sonradan ona uyanlar nasıldır?
Düşünce melekesi, fırtınalı, deli bir ummanın gecesine benzer. Kıyıdaki deniz fenerine ulaşmak, kılavuzsuz ve gayretsiz olmaz. Kayalıklar, kör çukurlar gibidir. Düşmek, hatayı götürmez. Düşmemek için dikkat gerek, sabır, tevekkül, arzu ve dayanışma gerek. Hepsinin başında Rahman ve Rahimle başlamak gerek.
Niçin yazdığımızdan haraketle, niçin okuduğumuza ve okumamızın muhasebesine değindik. Buradan nasıl okuduğumuz sorusu da karşımıza çıkıyor ister istemez.
Nasıl okuyoruz? Satırlara, satırların limanına nasıl yanaşıyoruz? Elimize geçen bir kitapta, yazarın ismi herşeyi değiştiriyor mu? Sonra çıktığı yayınevi, kitabın adı, dizgisi, baskısı nasıl te’sir ediyor. Kitabın (yazının) içeriğine ne kadardan sonra varıyoruz? Yazılanlara saygımız ne kadar? Cildinin hoşumuza gitmesi mühim mi?
Okuma seviyesi düşük bir millet olarak hem o kadar az ve sınırlı hem öylesine ön yargılı okuyoruz ki. Bir kesime hitap eden yazar, bütün birikimini, değerlendirmelerini, teşhislerini muhatabı olan kesimle sınırlandırmak zorunda kalıyor.
- Dehşet bir fikir ve ifade. Lakin hakkında şöyle düşünürler...
- Bunun böyle olduğu bir gerçek ama söylersem yanlış anlaşılırım, hasım kabul edilirim.
- Bu yazımı da anlamazlarsa...
Okumak, rahat ve sağlıklı bir yürüyüş; yazmak, engebeli bir koşu. Okumak, serin ve sakin; yazmak, başı karlı ve fırtınalı bir yüce dağda mola. Ama yazmak daha üstte, zirveye daha yakın. Yazmak namus meselesi.
Niçin yazıyoruz dedik. Niçin okuyoruz? Nasıl okuyoruz ve son olarak okuduğumuzdan ne anlıyoruz?
Herkes akıl seviyesine göre birşeyler anlar okuduğundan. Ya da anlamak istediği kadarını. Yukarıda izaha çalıştığımız yazarına yaklaşım tarzı da mühim bir etkendir. Anlamak için okumak, okumak için tarafsız ve tutucu olmadan gelmek gerekir kitaba. Bu girişler, kitaba verdiklerimizdir. Bütün bunlardan sonra kitabın ilk sayfasını açarız ve almaya başlarız. Almak istediğimiz ve kabımızın hacmi oranında.
Üzerine sorular gönderip müşahhaslaştırmaya çalıştığımız okuma ve kitaplar, genellikle gönüllerde ve kıvrılan beyinlerde muhtaç olduğu sevgiyi bulamaz. Okuyucusuz kitapların en sevdiği yerlerin başında, naftalin kokulu ve hatıralarla dolu bir sandık, tavan aralarının toz örülü sıcak köşeleri ve kıyı-bucaklardır. Özellikle Anadolu’da evin, dededen kalma bir kütüphanesi yoksa kitap bulmak pek müşkildir. Odanın duvarında çakılı bir Kur’an. Okunmaz, yüzüne bakılmaz. Okunsa da anlaşılmaz. Hepsi o kadar.
Ve yazarlar, okunmak için yazarlar. Onların niçin okuduğumuzu kendimize izah ederiz. Halbuki nice insanlar habersizdir bu gayret zincirinden.