Hicret: Kavuşmak için terk et! - İktibas-
Asu Turnacı — Pzt, 21/07/2008 - 10:50
Takvimler 22 Temmuz 622 tarihini gösteriyordu. Bundan, kameri yılla tam 1426 yıl evvel, insanlık tarihine damgasını silinmez bir biçimde vuracak bir olay gerçekleşti: Hicret.
İnsanlığın 'merhamet pınarı' Efendimiz, susuz yürekler ve aç ruhların önüne kendisine indirilen gök sofrasını cömertçe sundu. Bir güneş gibi doğmuştu o; yalnız kuzuların değil sırtlanların da, yalnız güllerin değil dikenlerin de, yalnız bülbüllerin değil akbabaların da, yalnız masum bebelerin değil azgın haramilerin de üzerine doğan bir güneş gibi.
Tek derdi vardı: Bu gök safrasına bir fazla insanı oturtmak. Bir fazla aç ruhu doyurup, sahici ve kalıcı özgürlüğün ve güvenliğin adresini göstermek. Mutluluk ırmağının Mutlak'tan doğduğunu öğretmek. Gerisinin hoş olsa da boş olduğunu, laf u güzaf olduğunu göstermek…
Su ile serabı ayıracak akletme yeteneğine sahip olanlar Merhamet Pınarı'nın başına koştular. Kana kana içtiler. Onunla gönderilen gök sofrasının başına oturdular. Ruhlarını doyurdular. Gözlerine fer, ellerine güç, dizlerine derman geldi. Çünkü yüreklerine ferman geldi. İlahi ferman sayesinde imanın sınırsız imkan olduğunu keşfettiler. Önce kendi zindanlarını yıktılar. Vahyin inşa ettiği bir tasavvur, akıl ve şahsiyetle hayatlarını yeniden inşaya koyuldular.
Su ile serabı ayıracak yetiden yoksun olanlar, bir serap uğruna Merhamet Pınarı'na cephe aldılar. Bunun anlamı yalanın hatırına gerçeğe nişan almak, "yok" için "var"ı feda etmek, karanlığı savunmak adına güneşi mahkum etmek demekti. İnsanların bu suya erişmesini engellediler. Ulaşanların içmesine mani oldular. İçenleri tahkir ettiler, tehdit etiler, taciz ettiler. O da olmadı işkence ettiler. O da olmadı canlarına kastettiler. Giden kurtuldu, gitmeyeni katlettiler.
Merhamet Pınarı'nı acımasızca taşladılar. Suyunu kirletmeye yeltendiler. Beceremeyince bu pınarın suyunu kesmenin tek yolunun onu ortadan kaldırmak olduğuna karar verdiler.
Her kararın üstünde bir karar vardı. O karar geldi ve "Büyük İslam Medeniyeti"nin doğum süreci başladı. Hicret, işte bu sürecin adıdır.
Hicret, imkanların tükendiği yerden imkanların üretileceği yere taşınmaktır.
Hicret, "Bittim ya Rab!" diye dua edene, "Yettim kulum!" diye gelen icabettir.
Hicret, elde etmek için feda etmek, sahip olmak için kurban etmek, bulmak için yitirmek, almak için vermek, kalkmak için (yola) düşmek, girmek için çıkmak, kalmak için gitmek, kavuşmak için terk etmektir.
Hicret düşmanla sınanmak, dostu sınamaktır.
Hicret düşmanla, hem de gücünün son noktasına kadar sınanmaktır. 'Devrim Dağı'nın yani Sevr'in tepesine, en tepesine, 'bittim noktası'na çıkmaktır. Tepede gelecek yardım, eteğinde de gelir diyerek süklüm püklüm oturmamaktır. "İlahi yardımın ne zaman?" diye göğün kapılarını sarsmak, açılması için de Ğayûr'u gayrete getirecek bir çaba ve gayret sergilemektir. O yardımın en tepeye çıkmadan gelmeyeceğinin Allah'ın sünneti olduğunu bilmektir.
Sevr'in tepesine çıktıktan, yani 'bittim noktası'na vardıktan sonra, artık telaş etmemektir. "Lâ havle ve la kuvvete illa billah"ın sırrına ermektir. Telaş eden olursa, "Üçüncüsü Allah olan iki kişiye kim ne yapabilir ki?" diyerek, dünyaya meydan okumaktır.
Hicret sadece düşmanla sınanmak değil, dostu sınamaktır da. Gözü dönmüş yeminli katillerin saldıracağı yatağa kimin yatacağını sınamaktır. "Bin canımı vermeye hazırım, yeter ki onun ayağına tek diken batmasın" diyenlerin sadakatini sınamaktır. "Canım, anam, babam sana feda olsun ya Rasulallah!" sözlerini sınamaktır.
Hicret, hepsi de ilahi bir kredi olan akıl, fikir, zeka, tedbir, himmet ve insani gayretin yok sayıldığı içi boş bir tevekkül değildir. İnce bir hesap, detaylı bir plan, üzerinde iyi çalışılmış bir projedir.
Hicret korku ile umut, havf ile reca arasında harekettir. Hicretin Mekke'si korkudur, Medine'si umut. Umudu olmayanın eli kolu dökülür, oturduğu yerde kalakalır. Umudun olduğu yerde hicret, hicretin olduğu yerde umut var demektir.
Hicret, medeniyettir. Bedeviyetten medeniyete yürüyüştür. Medine medeniyetin ana rahmidir. Tohumun kabuğunu çatlatıp filiz vermesidir. Bire bin verecek bir başağa durmasıdır.
Hicret bitimsiz ibadettir. Bir kaçış ve sığınıştır; küfürden imana, şirkten tevhide, Şeytan'dan Rahman'a, günahtan sevaba, benlikten ruha, şehvetten muhabbete, bilinçaltından bilinçüstüne.
Hicret ilahi sıfatlar arasında bir 'seyr-i sülûk'tür; gazaptan rahmete, kahırdan lûtfa, Celâl'den Cemâl'e ve nihayet Allah'tan Allah'a…
Büyük hicretin üzerinden 1426 yıl geçti. Büyük medeniyetimiz, yeni Medine'ler kurma potansiyeline hâlâ sahip. Büyük ailemizin son kayıp çocuğunu bulup yuvasına döndürünceye kadar hicret sürecektir.
Sözün özü: Hayat hicrettir, mümin müebbet muhacir.
shocaoglu@yenisafak.com.tr
11 Şubat 2005 Cuma Yeni Şafak




Gelene de Karşılayana da Selam Olsun
Asu Turnacı — Çar, 23/07/2008 - 13:32Muhacirler ve Ensar
Mekke'den Medine'ye göç eden Müslümanlara "muhacirler" (göç edenler) denildi. Muhacirleri barındıran, onlara her türlü yardımda bulunan Medineli Müslümanlar ise "ensar" (yardım edenler) olarak adlandırıldılar. Allah Kuran'da, bu iki mümin topluluğu hakkında şöyle bildirmektedir:
İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cehd edenler (çaba harcayanlar) ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte gerçek mümin olanlar bunlardır. Onlar için bir bağışlanma ve üstün bir rızık vardır. (Enfal Suresi, 74)
Muhacirler, Medine'ye yanlarında hemen hiçbir şey getiremeden ulaşmışlardı. Önemli bir bölümü zengin insanlardı ve Mekke'nin mal-mülk sahibi kesimi arasındaydılar. Ancak hicret ederken bu malların tamamına yakınını geride bırakmak zorunda kalmışlardı. Hicret gizlice yapıldığı için dikkat çekmemeleri gerekiyordu ve bu nedenle yola çıkmadan önce mallarını satmaları mümkün olmamıştı. Çoğu, sadece evlerinin kapısını çekip çıkmışlardı. Rabbimiz, bir ayetinde, muhacirleri "... (Bundan başka bu mallar) Hicret eden o fakirleredir ki, onlar, Allah'tan bir fazl (lütuf ve ihsan) arayıp, Allah'a ve O'nun Resulüne yardım ederlerken yurtlarından ve mallarından sürülüp-çıkarılmışlardır. İşte bunlar, sadık olanlar bunlardır." (Haşr Suresi, 8) sözleriyle tarif etmiştir. Bir başka ayette ise, muhacirler hakkında şöyle bilgi verilmiştir:
Onlar, yalnızca; "Rabbimiz Allah'tır" demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar... (Hac Suresi, 40)
Ayetlerden de anlaşıldığı gibi, muhacirlerin önemli bir bölümü, aslında zengin insanlardan olmalarına rağmen, Medine'ye geldiklerinde artık fakirdiler. O sırada geriye dönüp evlerini, mallarını ve mülklerini geri almaları ise hiçbir şekilde mümkün gözükmüyordu. Nitekim hicretin hemen ardından Mekke'deki müşrikler göç eden Müslümanların evlerini, dükkanlarını ve tüm diğer mülklerini yağmaladılar. Bunun haberi de çok geçmeden Medine'ye ulaştı.
Ama bu durum, onlarda hiçbir şekilde endişe ve hüzün oluşturmadı. En büyük zenginliğin Allah'a iman ve teslimiyet olduğunu, Allah'ın, Kendisine güvenen kullarının güvenini boşa çıkarmayacağını biliyorlardı.
Nitekim muhacirler çok kısa bir zamanda Medine'de rahat barınaklar elde ettiler. Dahası, kısa zamanda iyice güçlenecek ve Mekkeli müşriklere karşı savaşıp onları mağlup edecek güce ulaşacaklardı. Rabbimiz bir ayette, muhacir Müslümanları zayıflıktan büyük bir güce nasıl ulaştırdığını şöyle anlatır:
Hatırlayın; hani sizler sayıca azdınız ve yeryüzünde zayıf bırakılmıştınız, insanların sizi kapıp-yakalamasından korkuyordunuz. İşte O, sizi (yerleşik kılıp) barındırandı, sizi yardımıyla destekledi ve size temiz şeylerden rızıklar verdi. Ki şükredesiniz. (Enfal Suresi, 26)
Muhacirlerin barınmasına vesile olanlar ise, Medineli ensardı. Ensar, önceki yıllarda hac mevsimlerinde Mekke'ye giderek gizlice Resulullah'a biat eden ya da biat eden Müslümanların tebliği ile İslam dinini kabul eden Yesriblilerden oluşuyordu. İslam'ı Mekkeli Müslümanların çoğundan daha geç kabul etmişlerdi ama onlar gibi güzel ahlaklı, samimi ve fedakardılar. Evlerini, yiyeceklerini, mallarını ve mülklerini muhacirlerle gönülden paylaştılar. Allah, muhacirler ile ensar arasındaki bu güzel din kardeşliğini ve gösterdikleri üstün ahlakı şöyle haber verir:
Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından' korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Haşr Suresi, 9)
Allah Ensar ve muhacirin bu üstün ahlakına karşılık onlardan hoşnut olduğunu Kuran'da şöyle bildirmiştir:
Öne geçen Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle uyanlar; Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da O'ndan hoşnut olmuşlardır ve (Allah) onlara, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur. (Tevbe Suresi, 100)
Fetihten sonra hicretin kaldirilmasi
Nefi Selamoğlu — Çar, 23/07/2008 - 11:42Mekke’nin fethedildigi gündü.
Abdurrahman bin Safvan, babasini alip Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna getirdi. “Yâ Resûlallah, babam hicret etmek üzere bîat edecektir” dedi.
Peygamberimiz, “Mekke’nin fethinden sonra artik hicret kalkmistir” buyurdu.
Ne var ki, Abdurrahman, babasinin muhacir vasfinin manevî mükâfatindan nasibdar olmasini istiyordu. Bunun için gidip Peygamber Efendimizin çok sevdigi ve hatirini saydigi amcasi Hz. Abbas’a basvurdu. Bu hususta sefaatçi olmasini istedi.
Abdurrahman’in ricasini kabul eden Hz. Abbas, “Yâ Resûlallah! Sen benimle filân arasindaki dostlugu biliyorsun, babasini hicret bîati yapmak üzere size getirmis, kabul buyurmamissiniz” dedi.
Arabistan müsriklerinin yegâne kalesi olan Mekke artik fethedilmisti. Islâmiyet bununla büyük bir kuvvet kazanmisti. Müslümanlar da dinlerini istedigi gibi, istedikleri yerde yasama durumunu elde etmislerdi. Bu sebeple Peygamber Efendimiz “hicret müessesesi”ni kaldirmaya karar vermisti. Bundandir ki, çok sevdigi ve fazlasiyla hürmet duydugu amcasinin bu arzusuna da müsbet cevap vermedi ve “Hicret için bîat yapmak artik yoktur” buyurdu.2
Resûl-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) kaldirdigi hicret, Islâmin serbestçe yasanabildigi, ahalisi Müslüman olan bir beldeden Islâmin bir baska beldesine hicretti. Daha hususi mânâsiyla, Peygamber Efendimizin sagliginda Mekke-i Mükerreme ve çevresinden, Medine-i Münevvereye olan hicretti.