Düş Vakitleri
Kayıp Yazarın Hatıra Defteri
yavuz akengin — Salı, 02/02/2010 - 08:52
Epey zaman önce Kayıp Yazar'ın bir yazısını okudunuz burada. Devamını bekleyen dostlarımız vardı. Soran dostlarımız vardı. Hayır, Kayıp Yazar susmadı. Yazıyor. Üstelik Yazdıklarının numarası 30'u geçti bile. "Yazmasam ölürdüm" dinlere... (Y.A)
5.
Dışarıda hava oldukça güzeldi o gün. Yazdan kalma bir bahar günü sanki. Bir önceki gün toprağı ıslatan o güzel yağmurdan sonra bugün de insanın içini ısıtan bir güneş var. Yakmayan bir güneş. Evde sıkılmıştım. Dışarı çıkıp ‘şöyle bir dolanayım’ dedim. Ben bu kararı verdiğim sırada kulağıma bilgisayardan İlkay Akkaya’nın güzel sesinden bir türkü geliyor: “Zalimler sofrasına kimler kul olmuş/ Kim ağa kim bey idi, kim hayın olmuş/ Sözüm söz, fermanım yok…”
Neşeli Hüzün
asude zeynep toprak — Cum, 29/01/2010 - 08:42
Son sözünü yazmış bir şairden ne beklenirse öyle bir huzurla yaşamıma devam ediyorum. Şair sokakta, şiir apartmanında oturan bir şair eskisinin, her sabah güneşte demlenen çayıyla birlik oturan bir saksıdaki sardunyaları gibi… Yani demem o ki uzun cümlelerdeki kelime sarfiyatı gibi aşka olan dermanımı anlatmam. Ben hangi şiiri elime alsam, en can alıcı cümlesini düşük yapıyor. Bu yüklemin burada ne işi var diye kızıyorum… Sardunyalar bile kıkırdıyor, rüzgârla birlikte ritimli bir delilik tutturuyorlar.
Delinâmeler - 7
Kerem Dağlı — Cts, 23/01/2010 - 07:30
ONSEKİZ
Yüzüne bakarak susacağım.
Öfke berkitilmiş silahım bir yanıma düşmüş, gardım düşmüştür sevdanın karşısında. Sana layık kelimeler bulamıyorum. Mahrem ve bakir bir elif ba arıyorum durmadan. Mümkün mü?
Yüzüne bakarak susacağım.
Sana bakan bu gözler ardında esmer, nazlı bir mazi göreceksin. Bir yağmur tanesi midyenin tam yüreğine düşecek; inci olacak, sen baktığın zaman. Yücelerden ak bir bulut geçecek, bir çocuğun elinden kaçan bir balon. Sen bakacaksın ve içli mısralar dökülecek kalemim ucundan. Bir başım, bir yüreğim ile dikilmiş karşında şefkatin umarken, bir bakacaksın, yanacağım.
Martı serçe ve Bürokrat (6.Hayal)
Şahan Çoker — Çar, 06/01/2010 - 17:19
- Martıyı gören oldu mu?
- Martı yok bu akşam
- Kimse şarkı söylemeyecek mi bize ?
Kitabımdan çok yüreğimi okumasını istediğim okuyucu en renksiz sesiyle soruyor.
- Neden serçe? Son şiirinizde kırlangıç değil miydi bu?
- Kırlangıç genelde ötekini anlatırken kullanılır. Uzaktaki için hoş bir imgedir.Çünkü onlar genelde yüksekte uçar ve insanla yakınlaşmazlar. Oysa serçeleri herkes tanır. Herkes serçelerle göz göze gelmişlerdir. Adı geçer geçmez , fotografik hafızanız çalışmaya başlar. Hatta ciddi bir çoğunluk çocukluğunda serçelere sapanla taş atmışlardır. Bu anlamda serçe biraz da vicdandır.Ama serçe imgesinin en büyük özelliği, (yani bu imgeyi güçlü kılan şey) serçenin bu kadar yakınımızda olmasına, bizimle iç içe yaşamasına rağmen evcilleştirilemez, kafeste yaşayamaz oluşudur. Yani hem çok yakınınızdadır, hem de asla size ait olmaz.
Zenan'ın Ölümü
muhsin kalender — Salı, 01/12/2009 - 16:00
Penceresinin pervazına düşen şeytan tüylerini hışımla üfledi Zenan, hayatındaki fazlalıkları sadece İsrafil'in üfürüğüyle atabileceğini düşünerek. Kahvaltı yapmamış ve ilk kez ekmeğin kokusunu çekmek istememişti sinesine. Geceden mi kalmıştı yoksa geceyi sarhoş atlar gibi farkında olmaksızın hatim mi etmişti? Hatırlayamadı. Ve hatırlaması da bir şey kazandırmazdı. Zihnini kurcaladı ve varlık anahtarını ne kadar çevirdiyse de, açamadı bir türlü hafızasının kösnül kapısını. Sevindi bu hale. Makineleşmemişti hala ve unutmak denen o kutsal duygu terketmemişti varlığını. Ruhunu delik deşik eden depresif sancı böldü bu gururu. Etajerin üzerinden ilaçlarını alırken küçük bir kağıda iliştirilmiş notu okudu hışımla : "ağacı yık, çiçeklerle gel" . Neydi bu şimdi?
Susuyorum
nur zelal — Cts, 07/11/2009 - 07:17
Bırak kalbim durdursun kendini
Seni yarıladım sandığım
Zamanların hıncını sal gitsin
Nasılsa hazan,o mahcup sevgili
Gelip koparacak resmimdeki seni
Sevgili Yâr
Avucunda yanan ateşin külünü savur
Rüzgârın hasreti dinsin
Uçurduğun kadarına râm bu yürek
Kadehinde yüreği kadar kahır var
Namıdiğer aşk!
mehsani — Cts, 24/10/2009 - 07:40
Hakkınızda bir şayia.,
Yanaklarınızdan bir buse koparılmış
Ölü benizli temenniler, kök salmayınca toprakta
Kapıp koparanlar, alacakaranlıkta kararsız kalmış
Bir şimşek çakması bekleyişlerinde emareler
Belkiler umuda dönüşsün diye beklemeler
Hadi gel ey sevgili, namıdiğer aşk!
Elini eteğini çekmiş iklimler
Vefa umar gönül cümleden
Terk etmez sineyi dil
Henüz erkendir der..
Ağlayan Dut Ağacı
yavuz akengin — Pzt, 19/10/2009 - 13:25
Yedi-sekiz yaşındaydım. Evin en küçüğü olarak büyük hayvanların yavrularına bakma görevi benimdi. Hiç sevdiğim söylenemezdi bu görevi. Hele dut mevsiminde hayvanlara bakmak işkence olurdu. Hayvanları, komşuların tarlalarına gireceklerini bile bile, bırakır giderdim dut yemeye.
Severdim dut yemeyi. Dut mevsiminde en eğlenceli günlerim dut ağaçları arasında geçerdi. Ağaca tırmanmak, tırmanırken bazen düşüp bir yerimi yaralamak, hayvanlarımın kaybolmasını göze almak “dut” için değerdi gözümde. Dedemin beni kaynak suyu için elime tutuşturduğu ibrikle gönderdiği günlerde bile, çekinsem de birkaç dakikalığına oyalanırdım ağaçların dibinde.
Delinâmeler - 6
Kerem Dağlı — Cum, 02/10/2009 - 06:17
ONYEDİ
Sultan Cem içimi titretiyor. Acılı masallardan, arabesk filmlerinden hoşlanan biri olmaya başladım galiba. Oysa ben, ölümlerin o soğuk, sıradan, ardında çırpınan insan manzaraları bırakan ölümlerden etkilenmeyen bir adamdım. Beyazıt'a da bir şey diyemiyorum. İktidar ne zaman cazip olmadı ki? Giritli şövalyeler kadar, Papa kadar suçlu olmalısın Cem. Peki hayatta iktidar kadar tatlı değil mi? 20. asra yakışan bir serzeniş bu. O dönem insanları şerefli ölümleri severmiş. Şimdi ölme hayatta kal da istersen köpekler gibi ömür sür.
Delinâmeler - 5
Kerem Dağlı — Pzt, 14/09/2009 - 10:03
ONALTI
İtiraf ediyorum: ihanet ettim. Ne düşündüğünüzü tahmin edebiliyorum; lakin vakıa bu. Kaçınılmaz olan gerçekleşti ve şairin “ihanet etmedim Eylül” serlevhasına inat ben ihanet ettim. Ne etimolojik tahlillere girişeceğim ne siyak ve sibakından bahsedeceğim. Şu kadarını söyleyebilirim:
Çetin sonbahardı mevsim. Soğuktu ve dahi yağmur çiseliyordu. Ayaklarım, hiç ısınmayan ayaklarım yine üşüyordu. Çetrefil duygular içerisindeydim. Attığım hiçbir taş yerine varmıyordu. Iskalayan hep bendim. Ofsaytta kalan, şiirlerin sonunu getiremeyen, masumiyet ve karıncaezmez fotoğraflar çektiremeyen... Erciyes’e birbiri ardına mevsimin taze karları düşüyordu. Üşüyordum. Ağaçlar, bulutlar, caddeler, apartmanlar dik dik bakmaya başlamışlardı. Serinliğim, uzun yürüyüşler dahi sıkar olmuştu. Bir yaprak çarptı suratıma. Sanırsın okkalı bir Osmanlı tokadı yedim. Etraftan utanmasam boylu boyunca uzanacaktım. Biteviye el kol hareketleri ile sağa sola düdük öttüren trafik polisi dahi kaldırımda sendeleyen beni fark etti. Korktum da. Kolluk güçleri ile ne ilgim olabilir dedim teselli mahiyetinde kendime. Ceplerim yine boştu. Saçlarım uzamış, sakalım, bıyığım usta bir berber koltuğuna hasret kalmıştı. Muavezeteyn okudum, ardından Ayet’el Kürsi. Geçmedi, geçmedi. Ukde oturdu gırtlağıma.



Son yorumlar
17 sa. 49 dk. önce
18 sa. 12 dk. önce
18 sa. 54 dk. önce
22 sa. 11 dk. önce
22 sa. 56 dk. önce
1 gün 9 sa. önce
1 gün 19 sa. önce
1 gün 20 sa. önce
1 gün 22 sa. önce
2 gün 2 sa. önce