Yazar ve İnsan
M.Nuri Bingöl — Paz, 09/03/2008 - 00:00
İnsanı unutmayalım, gözden ırak tutmayalım. Onu ve onları görmezlikten gelmek, hatta “gayya-yı adem”e yuvarlamak, şimdiye kadar kime ne kazandırdı? Birilerine “ödül” belki, şan ve şöhret? O da mümkün. Ya sonra?..
İnsan unutulur ve gözden ırak tutulursa – inanınız- her şey olur? Pek çok husus takla atmaya, belki de perende atmaya kalkar. Hani Rahmetlik Necip fazıl’ın dediği var ya. Hazret’e soruyorlar; “ Ayağa kalk Sakarya dediniz. Bunu anlayan oldu mu?” “Evet, biri anladı ve dinledi. Ama ayağa değil, amuda kalktı o da...” Aslında kedi iken kendini aslan gibi göstermeye kalkan her edip, aslında insanı ve onların beşeri zaaflarını, beşeri yönlerini es geçiyor demektir. Yazdıklarınızı kime okutacaksınız peki? Hiç kale almadığınız insanlara mı?
Böylesi bir hal neyi mi doğurur? Bildirilerin adı makale olur, sloganların adı başyazı... İnsan görnezlikten gelinirse roman ise “destan”dan ayrılmayan bir ucube olur? Uzun propaganda konuşmaları, tiratları, sefalet ya da esatir sahneleri, üç beş hissi söz, bir kaç tumturaklı nutuk el ele tutuşup roman diye önümüze sürülür, yeni tabirle “dayatılır.”
Nutuk atma hastalığı, slogan söyletme derdi şiirden, hikayeden çok, bir dönemde romanı esir almıştı. Şiir de hikaye de kendini bunlardan kurtaracak silahlara sahipti; yapısı ve şekli hususiyetleri propaganda virüsünden korudu onları. Çünkü bu iki tür de tahlil ve yorumdan ziyade insanların hislerine seslenir, onlarla oynarlar.
Roman onlara benzemez elbet; sağlam temeller üzerine kurulu binalar gibi uzun soluklu olmayı grektirir. Mantık ve yapı bütünlüğünden vazgeçemez. Slogan ve nutka başvurmadan insanı konuşturmak zorundadır. Tam tersi durumda, kaynağından, insandan ayrı düşer. Mevzuu tarihten alınanların bile insani yönünün ön planda olması şarttır.
Bütün zenginlerin kötü, bütün fakirlerin iyi olduğu iddiasının temelsizliği gibi, bütün “inanların” insani yönlerinin iyi, bütün dünyevileşmiş insanların da “menfi” olduklarını tasvir, bir defa hakikata ters. Mühim olan o kimsenin yaptığını muhasebeyle “müsbet”e doğru gitmesi değil midir?
İnsanı unutmayalım, insandan ayrı düşmeyelim. Makaleler makale olsun, hikayeler hikaye, roman da roman. Katı olamaz bir edip, bir insan bile... Mana ya da “anlam” denilen unsurun değişik “tevil”lerle tarif edilebileceğine kim inanır? Mananın tabiatı için didinmenin “kalıpçılık” iddiası ile ilgisi olduğunu demenin hakikatla alakası yoktur. İnsanın “kalıp” içinde olduğuna kim inanır? Buna inandığımız halde onu kendi zaviyemizdeki bir diğer “kalıp” içine hapsetme açıkgözlüğüne de inanacağımız sanılmasın.
Böylelerinin çoğu – tıpkı milli irade mefhumu gibi- edebi üsluplar sahasında da hemen aynı “ dal”a yapışırlar: “Bize has; bize özgü...” Egzistansiyalistlerin yeline kapılmış da böyle der; Andrea Breton’un “kuyruğu” da... Söz güzel ve alımlı ya, tavukları tek tek yakalamaktansa, “yem borusu” çalarak hepsini birden “ kufaya getirmek” istyeme “dolmasını” kim yutar?
Halbuki kabul edilmeli ki “insan” ve türlü münasebetlerini vebadan kaçar gibi silkeleyen bir anlayışta, “bize has, bize özgü” teraneleri zerre kadar yer tutmaz. Fert unutularak cemiyet elde edilemez, fert ihmal edilerek “camia” selamete çıkamaz.
İnsanı bir yana itelemeyi, hele roman, hiç bir zaman affetmez; hem kendisi güdük kalır, hem de yazarını güdükleştirir.
- M.Nuri Bingöl yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli



Son yorumlar
11 sa. 4 dk. önce
11 sa. 20 dk. önce
18 sa. 19 dk. önce
18 sa. 23 dk. önce
18 sa. 24 dk. önce
18 sa. 35 dk. önce
18 sa. 39 dk. önce
1 gün 1 sa. önce
1 gün 14 sa. önce
1 gün 19 sa. önce