Sezai Karakoç ve Diriliş Nesli
afşin selim — Çar, 19/09/2007 - 23:00
O’nu tanımak, O’nun derinliğine ve düşünce dünyasına inebilmektir. O’nu bilmek ise, yalnızca ismen duymak anlamına gelir ki, bu da pek bir değer teşkil etmez. O’nu yalnızca Mona Roza şiiriyle tariflendirmeye kalkmak, ona büyük bir haksızlık olacağı gibi, onu tanımak içinde yeterli olmayacaktır. Bu toprakların yetiştirdiği hakiki münevverlerden biridir O. Külliyatı okunmaya değerdir.
Popüler kültürün esirleştirilmiş insan tipine maruz kalarak, Sezai Karakoç ustanın varlığından bihaber olmak, Türk düşünce dünyasından bihaber olmaktır. O halde, O’nu tanımlamaya kalkmak için, öncelikle Türk düşünce dünyasından haberdar olmak gereklidir. “Sezai Karakoç yaşıyor mu”, gibisinden tuhaf bir soru ile karşılaşabilme ihtimaliniz mümkündür.
Büyük doğu nesli sonrası, Diriliş nesli olarak tariflendirdiği kuşağın yetişmesinde yadsınamaz emekleri olan Sezai Karakoç usta, bir nesle mührünü vurmuştur. Esasen vesile olmuştur kendileri. Öyleyse nedir bu diriliş nesli, diye sormak hakkımızdır. Şöyle tariflendirilebilir: İnsan, İslâm, medeniyet ve büyük vatan çevresinde şekillenmiş, modern dünya tarafından üzerine ölü toprağı serpiştirilmiş bir neslin, dirilmeye amade yaşamasıdır. Onun, diriliş meselesini anlatışında, somut örneklere rastlayabilmemiz mümkündür. Medeniyetini kaybetmiş veyahut terk etmiş genç adamın, dünyevi yığınlardan biri haline gelmesine müsaade etmeyen diriliş felsefesi; Yalnızca Allah’a kul, Kur’an ve Sünnet çizgisinde, tarihiyle/köküyle barışık, sanat ve irfanını muhafâza eden, yüzü atiye dönük, mukaddesatının yanında, yabancılaşmayan ve kimliksizleşmeyen insan tipi ile medeniyetin yeniden inşasını hedeflemiştir.
Diriliş, bölgesel bir birliktelikten yanadır. Kafilenin merkez noktasında yer alan inanç sistemine odaklanmış fertlerin, merkezden veyahut herkesten olmak gibi bir sıkıntısı yoktur.
Diriliş, muhafaza eder. Bu sebeple, muhafaza eden bir kimliğe ihtiyaç duyar. Orada fikrin ve düşüncenin kavgası verilirken, bir “dünya nöbeti”ne de rastlayabilmek mümkündür. Yalnızca savunmaya yönelik bir hamle, bir düşünce, bir eylem değildir. İnkilâpçı bir yapıya da sahiptir.
Popüler kültürün tarumar ederek, gereksiz bilgi bombardımanıyla, meselesiz ve vicdansız nesiller yetiştirmesi; hem ülkemiz, hem de içinde bulunduğumuz coğrafya açısından pek de hayra alamet değildir. Zihin meşguliyetini değiştirmiş olan popüler kültürün çıkış noktasında, elbette batılı adamın sömürge aracı olarak kullandığı kitle iletişim araçları vardır. Beyinlerin ve zihinlerin işgali, davasız ve kavgasız nesillerin yetişmesine gebedir. Bu malûm medyanın, ekranları, sayfaları, mikrofonları Karakoç ustaya yönelmeyecektir elbette. Çünkü işlerine gelmez. İstediklerini alamazlar oradan. Diriliş kafilesi ile ne işi olur ki onların.
“Mektep şahsiyet” hakkında, Mehmet Nuri Yardım hocamız şöyle diyor: Doğunun Yedinci Oğlu olarak târif edilen Sezai Karakoç sembolist, kapalı şiir üslûbuyla Anadolu’yu nakış nakış işleyen üstün bir sanatçı. Şiir coğrafyasında içinde doğup büyüdüğü Güneydoğu toprakları var. Ortadoğu ve İslâm coğrafyası ağırlıkta, ama hep Türkiye merkezli. Çocukluğunda gözlemlediği şark insanının geleneklerini, yaşayış biçimini, örflerini, hayat tarzını kısacası bütünüyle insanlarını anlatır. Çoluk çocuğuyla, erkeği kadınıyla bütün bir Anadolu insanı ortaya çıkar mısraların arasından.”
- afşin selim yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli



Herkes onu Mona Rosa ile
Taha Nevruz — Cum, 15/08/2008 - 21:23Herkes onu Mona Rosa ile tanıdı. Her aşık olmuş kişi , onun aşkından kendisi için bir referans aradı. Yeryüzünde onun kadar aşıklara ilham kaynağı olmuş ama aşkı anlaşılamamış bir başka kişi var mıdır ?
Bu gün yetmiş bir yaşında yalnız ve suskun yaşamaktadır. Herkese ve her şeye karşı müthiş bir öfkeyle dolu olarak , düş kırıklıklarıyla yapayalnız. Dünya ve içindeki noksan varlıklar onun bütünü arayan ruhunu doyuramadığı için , kalkıp '' Ahlaklı medeniyet '' teorisine mutlak bir hakikatle tanrı buyruğuymuş gibi sımsıkı sarıldı. Büyük filozof ya da edebiyatçı olmak için çoğu zaman bir şeylerin mahrumiyetini çok derinden yaşamış olmak gerekir. Bu mahrumiyet , karşılık görmemiş bir aşk , yoksulluk , çözümü bulunamayan bir fikirsel çıkmaz , tatminsizlik , cevapsız kalmış bir soru ya da başka bir şey olabilir. Sezai Karakoç denilebilir ki karşılıksız kalmış bir aşkı destanlaştırmış olmanın bitmez deryasıdır. Aşktan karşılık bulamayınca ,
hengameli bir çalışmaya girişmiş , durmadan yazmış ve bu gün sayısı bir hayli kabarık şiir ve kültürel kitapları mevcuttur. Kalbini aşk pınarından doyurmamış bu adam, medeniyet nehrinden ve din denizinden kendisine bir pay çıkartmaya çalışmıştır. En yakınlarından , şakirtlerinden , talebelerinden , dostlarından bile ihanete uğrayınca bu hengameli çalışmalar yavaş yavaş yerini bir ümitsizliğe ve içe kapanıkığa bıraktı. Son olarak ''Diriliş Partisi''ni kurdu. Partisi de kapanınca insanlığa dair tüm umutlarını yitirdi ve bu gün kendisini bütün dünyaya kapatmış, bütün dünyaya küsmüşbir şekilde yanlızca kendisini ziyarete gelen üniversite öğrencileriyle görüşmektedir. Sezai Karakoç'un ziyaretine gitmek ve onu görmek yenilginin , dev bir çınarın çürüyüşünün , gürül gürül akan bir nehrin kuruyuşunun macerasını görmeye gitmek demektir. Hangi hisli yürek bunu görmeye dayanabilir ?
Aristothales'in o müthiş sözü belkide Sezai Karakoç'un hayatının bir özetidir : ''Dostlarım ! Dünyada dost yoktur ! İnsanın tek dostu kendi gölgesidir o da güneşli bir gün ister. "