Gezi ve İzlenimlerim
Nail Uyar — Cum, 14/03/2008 - 13:21
08.10.2002 günü saat 6.45’de Makedonya’ya gitmek üzere hareket ettiğimizde, Çiğli’den çıkarken çok şiddetli yağmura yakalandık. Makedonya’ya, gazeteci olarak incelemelerde bulunmak üzere gazete patronumuz Selim MEYDİ, ben (gazeteci), Yusuf AKÇEŞME
(tercüman-kılavuz) ve Kemal UZUNKAYA (teknisyen) olmak üzere yola çıktık.
Çanakkale yoluyla Menemen, Aliağa, Dikili, Ayvalık, Burhaniye, Edremit, Ayvacık, Ezine, Çanakkale’den sonra Eceabat’a ulaştık. Eceabat’tan feribot’la Keşan’a, oradan da karayoluyla İpsala sınır kapısına dayandık. İpsala’da Yunanistan’la sınırımızı çizen Meriç Irmağı’nın üstünde kurulu köprünün üstünden çıkış yapılıyordu. En az elli metre uzunluğundaki köprünün demir korkulukları ortan ikiye bölünerek kırmızı ve maviye boyanmış. Bizim taraf kırmızı, Yunanistan tarafı mavi boyalı. Köprünün karşılıklı başlarında çaprazlama iki asker kulübesi ve bu kulübelerde nöbet tutan iki ülkenin askerleri. Karşılıklı birbirlerine bakıyorlardı. Belki de karşılıklı konuştukları,gülüştükleri oluyordu.
Sınır kapısında pasaport işlemlerimizi yaptırdıktan sonra, özel aracımızla köprünün üzerinden geçerken askerimizi selâmladık. Birkaç saniye sonra kırmızı korkulukları geçip, mavi korkuluklara uzandık. Az sonra Yunanistan tarafına geçtik. Kulübedeki Yunan askeri
aracımızı selamladı, biz de kendisine selam verdik.
Ve Yunanistan’dayız artık. Giriş peronunda aracımızı durdurup indik. Gümrük görevlilerine vizemizi yaptırdık. Bu arada perondaki güvenlik görevlisi nereye gideceğimizi sordu. Hepimizden önce tercümanımız Yusuf AKÇEŞME araya girdi; onun anlayacağı dille bir şeyler söyledi. Skopjia (Üsküp) sözcüğünü birkaç kez söylediğine tanık oldum. Bu kez aracımızı bakmaktan vazgeçtiler.. Yol verdiler. Hareket ettik. Peronlardan çıktıktan sonra Yusuf AKÇEŞME: “Bunlar Makedonya’yı devlet olarak tanımak istemiyorlar. Başkent Üsküp’ü kendilerinin olarak görmek istiyorlar. Eğer Makedonya’ya gidiyoruz deseydim, aracımızı didik didik ararlardı.” dedi.Yunanistan’da ilk durağımız, Gümülcine. (hani şu müftüsüyle ünlü il) Burada hemen herkes Türkçe konuşuyordu. Sirkeli (Yunanca Flira)
köyüne uğradık.. Köye girdiğimizde saatimiz 17:30’u gösteriyordu. Bu köy, Türk köylerinden biriydi. Köy meydanının kahvesinde Türklerle çay içtik, sohbet ettik. Bu küçük Türk köyünde çimli, modern futbol sahası ilgimi çekmişti. Köy meydanından çıkarken yolun sol tarafında cami, sağ tarafında kilise. Elli metre arayla karşı karşıya. Yunanistan’da tarımın çok gelişmiş. Özellikle küçükbaş hayvan çok.
Gümülcine’den sonra yolumuz Kavala’ya düştü. Kavala, Ünlü Osmanlı paşası Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın doğduğu kentin adı. Buraya geldiğimizde saatim 19:18’i gösteriyordu. Kavala’dan sonra Selanik’e vardık. Bu kentin içinden iki saatte zor çıktık. Buradan Gevgiliya’ya geldik. Burası Yunanistan’ın Makedonya ile olan sınır kapısı. Burada pasaportumuzu vize ettirdikten sonra Makedonya gümrüğüne girdik. Vize işlemlerimizi yaptırdık. Vardar ırmağının üstünde kurulu bulunan ve kendi adını alan köprünün üstünden geçerek Demirkapı’ya ulaştık. Demirkapı Makedonya’nın bir ilçesi. Bu ilçe’den çıkış, doğal bir tünele girişle oluyor. Tünel doğal kayalar delinerek yapılmış. 300-400 metre uzunluğunda ışıklı bir tünel. Demirkapı’dan sonra yolumuz “Scrna”ya düştü. Buradan tarihi kalıntılar kenti olan “Stobi”ye geldik. Çok eski, terk edilmiş bir kent. Kentte yalnız yapı kalıntıları kalmış. Her yıl binlerce yabancılar bu eski tarihi kente ziyarete gelirlermiş. Takriben 2000-3000 yıllık bir kent olduğu söyleniyor. Bu tarihi kenti gece olduğu için pek gezemedik. Stobi’den Titovelez’in (Osmanlılar zamanındaki adıyla Köprülü’nün) büyük bir beldesi olan “Gravsko”ya geldik, oradan Titovelez’e geçtik. Titovelez başkent Üsküp’ün en büyük ilçelerinden biri. Belki de gittiğimizde ildi. Orasını araştırmadım. Velez’in tam ortasından Vardar nehri geçiyor. Balkan ülkelerinin en büyük ırmaklarından biri, suyu bulanık akıyor. Kent içinde ırmağın sağına soluna büyük oteller turistik tesisler yapılmış. Oteller ırmağa manzaralı. Etraf elbette yeşillik.09.10.2002 günü saat 03:30’da Üsküp’e ulaştık. Oradan yolumuz Köprülü’nün belgesi olan Çaşka’ya düştü. Çaşka, dağlar arasında, geniş, düz bir araziye kurulmuş, güzel ve yemyeşil bir belediye beldesi. Burası aynı zamanda eşim üzerinden çifte vatandaşlık alabilmek için ilk başvuru yaptığımız yer. Nüfus kayıtlarımızı çıkardık. Çıkardık diyorum, ben hariç yanımdaki tüm arkadaşlarım burada doğmuşlar. Ben de tabii ki eşimin kayıtlarını çıkardım. Nüfus kayıtlarımızı alıp, Makedonya vatandaşlığı için başkent Üsküp’e başvuracağız.
10.10.2002 günü saat 10:15’de, gazeteci sıfatımızla Velez emniyet amirini makamında ziyaret ettik. Sağ olsun, bizi çok samimi ve sıcak duyguyla karşıladı. İkramda bulundu. Emniyet müdürünün adı Yanko Adanasov idi. Velez’le başkent Üsküp’ün arası 55 km. Velez kentinin içinde büyük bir demir köprü vardı. Yusuf Akçeşme’ye bunun ne zaman ve kimler tarafından yaptırıldığını sorduğumuzda: “Bu köprüyü Mareşal Tito zamanında, Tito’nun esir aldığı Almanlar yapmış.” dedi. Velez’den (Köprülü’den) Üsküp’e tek bir yol var. O da otoban.
Saat 16.30’da Üsküp’ün en büyük oteli olan Aleksandra oteline geldik. 12.10.2002 günü yapılacak olan Türkiye-Makedonya milli maçını izleyebilmek için buraya ön bilgi almaya geldik. Çünkü Milli Takımımızın bu otelde kalacağını öğrendik. Otelin iç mimarisini çok beğendim. Üsküp’ün nüfusu yaklaşık 800.000 civarında. Bu da Makedonya nüfusunun ¼ ‘ünden fazla. Ülkenin toplam nüfusu 2.000.000 civarında. Müslümanların en yoğun yaşadığı bölge burası. . Başkent nüfusunun yaklaşık yarısını Arnavut, Türk, Boşnak Müslümanlar oluşturuyor.
Çaşka meydanındaki büyük bir Cafe-Bar’da Yusuf Akçeşme’yle birer limonlu adaçayı içtik. Çayı bize iki arkadaş ikram ettiler. Kendileriyle bir süre sohbet ettik. Birisi Melnisa, diğeri Lisiçe köyündenmiş. Bu iki köy de eşimin doğduğu köy olan Vranofça köyüne yakın komşu köylerdi.. Cafe-Bar’ın önünde yel değirmeninin büyük bir maketi var. Tepesinde büyük bir pervane. Kaidesi taş yapı, üst kısmı ahşap lambriyle yapılmış. Ahşap kısımları cilalanmış, pırıl pırıl parlıyordu.
10.10.2002 günü saat 15:00’de Çaşka’dan Titovelez’e hareket ettik. Burada, bir Türk lokantasında ızgara köfte yedik. Sonra Yusuf Akçeşme’nin Titovelez’li bir dostu bize pazaryerinin önündeki lüks bir Cafe-Bar’da Türk kahvesi ikram etti. Saat 17:30 sularıydı. Makedonya’da yeme içme Türkiye’den daha ucuzdu.Çaşka’ya giderken Topolka nehrinin üstünde kurulu Paşinmost köprüsünün üstünden geçtik.
10.10.2002 gününün akşamı saat 18:45’de bir zamanlar Üsküp’te müzisyenlik yapan “Cole” adında, bir Makedonyalı’nın (Yusuf Akçeşme’nin arkadaşı oluyormuş) evine konuk olduk. Evi dere yatağında, Yugorisa adlı bir köydeydi. Kendisini evde bulamadık. Eşi ve çocukları ve gelini bizi çok samimi ve sıcak bir ortamda karşıladılar. Çok konukseverlik gösterdiler. Yedirdiler, içirdiler. O gece kalmamız için teklif ettiler. Eşi olmadığı için kabul etmedik.
Bir saat sonra oradan ayrıldık. Vranofça köyüne dönüp, geceyi devlete ait otelde geçirdik. Sabah kahvaltıdan sonra Velez’e hareket ettik. Çaşka ile Vnanofça köyünün arası 15 km. İki yer arasındaki arazilerde bostan ve mısır tarlaları var. Tarlalarda halen karpuz ve kavun vardı. Yol boyu gür ağaçlarla kaplıydı. Vranofça’dan Çaşka’ya giderken yolun solundaki köyün adının Hellovez olduğunu öğrendik Yusuf Akçeşme’den. Vranofça köylüleri buraya odun getirip, karşılığında karpuz, kavun, ve kışın da saman alıyorlarmış. O zamanlar para yerine malla takas yapılıyormuş.11.10.2002 gecesini Tetova’daki (Kalkandelen’deki) otelde geçirdik. Bu otel şimdiye dek kaldığımız otellerin içinde en temiz olanıydı. Sahipleri Arnavut Müslümanlardı. Fiyatta bize özel indirim yaptılar. Tetova nüfusunun büyük bir bölümünü Arnavut Müslümanlar oluşturuyordu. Kentin en işlek ana caddesinde ilerlerken karşımıza ayaklı döviz büroları çıktı. Ellerinde Yugoslav Dinar’ı, Alman markı, Avro ve Amerikan Dolarları vardı. mark, avro ve doları Yugoslav Dinar’ıyla chance (para bozma) ediyorlardı. Bizim Türk olduğumuzu anlayınca Türkçe olarak “Buyurun ağabeyler, buyurun!” dediler. Ana cadde üzerindeki büyük, çok katlı iş merkezinin zemin katındaki müzik marketin vitrinlerinde Türk sanatçılarının kaset ve CD’leri vardı. Burada bir Türk kahvesine girdik. Kahvedekilerin çoğunluğunu Arnavut Müslümanlar oluşturuyordu. Bize Türkçe “Hoş geldiniz!” dediler. Türk çayı ikram ettiler… Makedonya’ya geleli ilk kez burada Türk çayı içebildik. Uğradığımız diğer yerlerde Türk çayı bulamadık. Daha doğrusu çay bulamadık. Yalnızca hazır (poşet) bitki çayları bulabildik. Poşet çay bile bulamadık. Tetova’da tek bir cami vardı. O da Fatih Sultan Mehmet zamanında yapılan Abdurrahmanpaşa Camiî. Yaklaşık 550 yıllık olduğunu künyesinden öğrendik. Cami’nin giriş kapısının karşısındaki binanın zemin katında bir Türk berberiyle tanıştık. Adının Davut SİNAN olduğunu söyledi. Türkçe biliyordu. İstanbul’da ağabeyleri ve ablaları varmış. Sık sık gidip geliyormuş. Buraya gelinip de Tetova müftüsünü ziyaret etmemek olur mu.
Kendisini ziyaret ettik. Adının İdris İdrizi olduğunu söyledi. Müftülük binasının bahçesinde “Sersem Ali Baba” türbesi varmış. Türbeyi ziyaret ettik. Müftü bu zat ve türbenin tarihçesi hakkında bilgi verdi. Makedonyalılarla Müslüman Arnavutlar arasında çıkan silahlı çatışmada müftülük binası Makedonyalılar tarafında makineli tüfekle taranmış. Binanın dış cephesi ve camları çok tahribat almış. Türk Diyanet Vakfı, Tetova Müftülük Binası’nın tamiratı için yardım etme kararı almış. Tamirat yapılacakmış.Tetova’dan sonra yolumuz Gostivar’a düştü. Türklerin çoğunluğu buradaymış. Makedon zenginlerinin de çoğu burada oturuyorlarmış. Halkının bir kısmı da Almanya’da gurbetçi olarak çalışıyorlarmış.
Gostivar’dan Debre’ye giderken Mavrova Baraj Gölü’nün yanından geçtik. Bu göl 1949 yılında imece usulü yapılmış. Gölün kıyıları elma ve gürgen ağaçlarıyla kaplıydı. Aracımızı gölün kıyısında durdurup, elma ağaçlarından taze elma kopardık. Sert sulu elmalardı. Yerken kütür kütür ötüyor ve mis gibi kokuyordu. Gölün kıyısındaki asfalt yolun hemen üstünde, gölden adını alan turistik bir otel vardı. Gölün asfalt tarafındaki kıyı boyunca askeri birlik vardı. Büyük bir olasılıkla, bu birlik gölü ve barajı saboteden korumak için kurulmuştur.Bu baraj gölü görülmeye değer bir yer. Radica Nehri üzerindeki köprüden geçerek Debar Köyüne ulaştık. Reka (Debre) bölgesi tam bir ormanlık alan. Debreliler sert insanlar, mert insanlar, biraz da kibirli insanlar. Debreli Hasan’ın doğduğu yer. Hani o türkümüzde “At martini bre Debreli Hasan” diye konu edilen Hasan, işte o Hasan. Debreli, gözü kara, yiğit Hasan. Makedonya kendisi küçük bir ülke ama; yakın tarihimizde çok büyük asker ve devlet adamlarımız bu ülkeden yetişmiştir. Örneğin: Başta Atatürk, Enver Paşa, Cemal Paşa, Mithat Paşa, Orhan Kemal’in Bekçi Murtaza adlı romanında geçen kahraman şehit kolağası Hasan Bey (romanda bekçi Murtaza’nın dayısıdır), önyüzbaşı Resneli Niyazi Bey. İlk aklıma gelenler. Mavrova ile Debar arasındaki dağlarda hala Makedonya askerleri güvenlik nedeniyle sık sık karşımıza çıktı. Reka köyüne yaklaştığımızda güneş batmak üzereydi. Bir süre Makedonya ile Arnavutluk sınırına yaklaştık. Bu sınır bölgesinde sık sık çatışmalar oluyormuş. Arnavutlar Makedonyalılara saldırıyorlarmış. Rostuşe köyüne ulaştık. İki dağın arasına kurulmuş, büyük bir Müslüman köyü. Bu köy eskiden çok daha kalabalıkmış. Rostuşelilerin çoğu 1950’den sonra İzmir Altındağ’a göç etmişler. Süleyman-ı Fikriya (Fikri’nin oğlu Süleyman ) adında bir vatandaş bizi evine davet etti. Yedirip içirdiler. Sağ olsunlar. Sohbet arasında, kendisinin bir çok akrabasının İzmir Altındağ’da olduğunu söyledi. Süleyman Bey’in evi iki katlı, dayalı döşeli ve lükstü. Süleyman’ın oğlu Tahsin Bey, Makedonya Cumhuriyeti’nde bulunduğu bölgeden seçilerek parlamentoya girmiş. Millet vekili olmuş. Burada milletvekili seçilen kişi, hangi partiden millet vekili seçilmişse, vekilliği o partiden devam edermiş. Partisini değiştirdiği an millet vekilliği düşüyormuş. Ne güzel değl mi? Keşke bizde de böyle olsa.Debar’dan Struga’ya giderken, Arnavutluk sınırına yakın olan Rodika Irmağı’nın üstündeki köprüden geçtik. Köprünün sağ alt tarafında Rodika Irmağı’nın suyuyla kurulmuş olan elektrik santralinin ışıkları gecenin koyu karanlığında pırıl pırıldı.
Saatimiz o anda 18:30’u gösteriyordu.. Makedonya askerleri, Struga’ya giderken yolda bizi durdurdular. Pasaportlarımızı ve aracımızı kullanan arkadaşımızın ehliyetini kontrol ettiler. Basın mensubu olduğumuzu anlayınca aracımızı kontrol etmeden yol verdiler. 5 km sonra bu kez Makedon polisleri yolumuzu kestiler. Yine kimlik ve araç kontrolü yaptıktan sonra bunlar da yol verdi. Saat 19:15’de Struga’ya girdik. Geceyi lüks bir otelde geçirdik. Oteli çok ucuz bulunca şaşırdık. Otel daha yeni yapılmış, banyosunda saç kurutma makinesinden saç şampuanına dek her şey var.
Struga’nın dünyaca tanınmış sanat kentlerinden biri olduğunu öğrendik. Yugoslavya Federal Devleti zamanında burada her yıl “Şiir Akşamları” festivali düzenleniyormuş. Buraya dünyanın dört bir yanından şairler, yazarlar geliyormuş. Yugoslavya Federal Devleti dağılanca Makedonya Cumhuriyeti mareşal Tito’yu sevmediği için bu kültür etkinliğini terk etmiş. Şiir Akşamları düzenlenen kültür binasının içine girmek istedik. Kapalıydı. Bu kez binanın da içinde bulunduğu parkı gezdik. Çam ağaçlarıyla donanmış bakımsız bir parktı. Geçmişte bakımlı ve güzel tesislerde donatılmış bir kültür parkı olduğu şimdiki durumundan dahi belli oluyordu. Ağaçların arasında küçük daireler oluşturularak, içlerine birer kuru kütük yerleştirilmiş. Etrafı çimli. Her kütüğün üstüne, çeşitli yıllarda şiir akşamlarına katılan dünyaca ünlü ve ödül alan şairlerin biyografileri sarı pirinçler üzerine yazılmış. Kütükleri dolaşırken, karşımıza ünlü şairimiz Fazıl Hüsnü Dağlarca çıktı. Sevindik ve duygulandık. Benim ülkemde değeri bilinmeyen, hapislere atılıp süründürülen sanatçılarımızı, elin gavurunun bizden daha çok değer verdiğine şahit olunca üzülmedim desem yalan olur. Bir ülkenin gelişmişliği ekonomisiyle, sanatı da sanatçısına verdiği değerle ölçülür. Aman ha, sanatçı deyince aklınıza yalnız baldırı çıplaklar gelmesin. Onların birçoğunun zaten karnı tok, sırtı pek. Ben, asıl fikir emekçilerini kastediyorum. Sabah otelde kahvaltımızı yaptıktan sonra, saat 10:10’de Struga’lı Hıristiyan Doktor “Josif Beleski”yi özel muayenehanesinde ziyaret ettik. Doktor Beleksi, tercümanımız Yusuf Akçeşme’nin dostuymuş. Bizi sevgi ve saygıyla karşıladı. Kahve ikram etti.Buradan Ohri’ye geldik. Ohri’de Akçeşme’nin İskender adında bir arkadaşını bulduk. İskenderin oğlu Muhammed bizi lastik tamircisinde buldu. Muhammed bizi aracına alıp,Ohri’deki tüm turistik otelleri gezdirdi. Ayrıca billur su kaynaklarını da götürdü. Burada bulunan Pastrimka (alabalık) üretim çiftliğini de gezdirdi. Bu balıklar belli bir büyüklüğe erişince Ohri Gölü’ne bırakılıyormuş. Ohri’den hareket ettikten sonra Resen’e geldik. Bize burada, Türk Demokrat Partisi (TDP) parti genel meclisi üyesi Naci TAHİR, Ziya Paşa Konağını gezdirdi. Buradan da Bitola’ya (Manastır’a) gittik. Manastır M. Kemal ATATÜRK’ün eğitim aldığı okulun ve aynı zamanda ilçenin adıdır. Manastırı baştan başa gezdik. Güzel bir yerdi. Rüstiye’yi (ortaokulu) Atatürk burada okumuştu. Buraya gelinir de manastırdaki Atatürk’ün müzesini gezmemek olur mu. Atatürk’ün müzesini de gezdik. Müzeye çevrilen okulda Atatürk’ün ortaokul yıllarındaki kıyafetiyle temsili halini gördük. Atatürk askeri idadi’yi (liseyi) de burada okumuştu.Ertesi günü Prilep’e gittik. Saat kulesi ve şehir merkezindeki yakılıp yıkılmış cami ile karşılaştık. Bu cami Tetova’da United Çetnik Komania (UÇEKA) Arnavutların Ulusal Çete Komitesi, 10 Makedon askerini öldürünce, bu kez Hıristiyan Makedonlar camiyi misilleme yapmışlar. Çarşının göbeğindeki bu caminin yakılmış, yıkılmış bir halde duruyor olmasına çok üzüldük. Sanki ibret-i alem olsun diye yapılmış gibi geldi bize. Belki de aynen öyle yapılmıştı. Hangi dine ait olursa olsun, mabetlerin yakılıp yıkılması insanlık adına utanç verici bir durumdur.
Oradan Kavadarski’ye geçtik. Müslüm adında bir tatlıcı ile karşılaştık. Makedonya’nın o ünlü tulumba tatlılarından yedik. Buradan Negatina’ya (Vardar’a geldik. Yusuf ağabeyin 47 yıl önce yaptım dediği bir inşaatın sahibinin evine uğradık. Birer kahvesini içtik. Akşam karanlığında Vardar’dan çıkarken bir taksici ile karşılaştık. Bizim nereye gittiğimizi sordu. Biz de O’na: “Radoviç’e gidiyoruz:” dedik. O “Ben de Pepelişto’ye gidiyorum. Ben size oraya kadar kılavuzluk yapayım.” dedi. Pepelişto’da bir roman düğününe rastladık. Bir gün önce hava yağışlı olduğu için yerler çamur içindeydi. Düğündeki insanlar çamur içindeki evin bahçesinde, gelin-damatla el ele tutuşmuşlar halay çekiyorlardı. Düğün sahibi bizi de davet etti. Bir süre düğünü seyrettik. Oradan Radoviç’e hareket ettik. Radoviç’e giderken yollar çok sarp ve dağlardan asfalta kayalar düşmüş. Yol boyunca sık sık tehlikelerle karşılaştık. Güç bela Radoviç’e ulaştık. Buradan Kemal Uzunkaya’nın akrabası olan köye (Konçe’ye) geldik. Bu köy tamamen Türk köyüydü. Geleceğimizden haberleri oldukları için Kemal’in amcaları Mustafa ve Süleyman köyün kahvesinde gece yarısı bizi karşıladılar. Kahveye girdiğimizde tüm kahve halkı ayağa kalktı. Hepsi tek tek el sıkarak bize “Hoş geldiniz!” dediler. Çok candan karşıladılar. Kemal’in akrabaları bize evlerine misafir etti.
Gittiğimiz geceyle iki gece bir gündüz kaldık. Evlerinde de çok büyük konukseverlik gösterdiler. Fazlasıyla yedirdiler, içirdiler. Evlerinde özel misafirleri için yapmış oldukları odalarda bizi yatırdılar. Öğle yemeğinde yazdan kalma yayla karpuzu ikram ettiler. Karpuz çok tatlıydı.Tadı damağımızda kaldı. Adı kış karpuzuymuş. Biz geleceğiz diye saklamışlar. Kemal yanlarına uğrayacağımızı önceden telefonla bildirmiş. (14.10.2002 saat 13:20) Ertesi günü 15.10.2002) saat 11:10’da köyden hareket ettik. Biz de bu konukseverliği’nin altında kalmamak için kendilerine birer armağan verdik. Çok memnun oldular. Saat 12:00’da Ştip’e geldik. Burada da kent merkezini dolaştık. Kent merkezinde Torbeş (Türkçe bilmeyen) Müslümanlarla tanıştık.Üç gün sonra (18.10.2002 günü sabah Türkiye’ye dönmek için özel aracımızla yola çıktık.
- Nail Uyar yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli



Son yorumlar
10 sa. 21 dk. önce
17 sa. 37 dk. önce
17 sa. 40 dk. önce
17 sa. 42 dk. önce
17 sa. 52 dk. önce
17 sa. 56 dk. önce
1 gün 52 dk. önce
1 gün 13 sa. önce
1 gün 19 sa. önce
1 gün 19 sa. önce