Sayha Dergi

  • 100 türk büyüğü
  • kimdir, nicedir?
  • ara
  • İletişim
Ana sayfa › Kategoriler › Bakışı Güzeller › Zamana Dair

Doğu’nun “Batı” Tutulması

Nadir Marmara — Per, 24/07/2008 - 06:20

Günümüz Müslümanlarını, XVIII-XIX. Yüzyılın Müslüman seleflerinden ayıran özellik hem çok kaba, hem de pek anlaşılabilir içerik göstermemektedir. En büyük kabalık şudur: XVIII. Yüzyılın Müslümanları için “gelişme”nin önünde bir engel olarak görülen şeyler; günümüz Müslümanlar için gelişmeyi destekleyen bir etken olarak görülmektedir. Anlaşılması bir yığın güçlüklere bağlı olan şey ise, günümüz Müslümanlarının XVIII. Yüzyıl Müslümanlarıyla “Müslüman” ismi dışında hiçbir bağlarının olmadığıdır. Çağdaş Müslümanlık asla tekil anlam taşımıyor. Yani bugün için “bir İslam alemi” hayali bir coğrafya olmasa da; hayali bir söylemdir.

Uyanık siyasal mantık – ki Müslümanlar zaten en fazla bu mantığa itaat ederler – aşılmaz olanı “zenginlik” olarak gösterse de, zenginliklerin sınırlarının nereden geçtiğini tayin edemeyecek kadar yoksuldur. Kimlik, günümüzde algılanamyan bir hobiciliktir. En yalın anlamda bizden istenen basitlik, en karmaşık işlemler sonucunda ulaşılmaz olmuştur. Podyumda sergilenmek felsefik olmayacak derecede sıradan bir görüntülenme olduğu halde; karmaşık işlem onu cazip bir sunum haline getirdiğinden başıörtülü kadın da flaşlar altında varlıksal bir kanıtlanma yolunu seçme mücadelesine katılmaktan geri durmamaktadır. Çoğu kimsenin düşündüğünün tam aksine, çağdaş dünya zengin değildir; zengin bir mirasa sahiptir. Ve çağdaş dünya bir sürü alanlar oluşturmamaktadır. Bütün mevcut alanları, aynı statdarları, dili, tanımları, ifadeleri, algıları kullanarak bir tek zeminin merkezine çekmekte ve film şeridi gibi kareler halinde geçmektedir. Görüntünlenmenin ahlaki bir içerik taşımadığı bu merkezde kalıcı olmak olanaksız olduğunda; büyük tahbirin kaynağı şu veya bu resmin, pozun, kimliğin, bedenin ne denli ahlaki bir görünüm çizip çizmediği değil; bizzat tekniğin, kurgunun, standarların, dilin ve merkezin kendisidir. En büyük tahribi yapan yapının kendisi olduğu halde, tahribi önlemek adına yapıdan yana olmak çağdaşlığı aşağılanmışlık derecesine kadar düşürmektedir. Böyle olduğu halde seleflerine oranla onların Müslüman halefleri daha kaba reaksiyonlara, daha azılı radikalizme ve daha basit anlayışlara sahiptiriler.

Yüzyıllardan beridir, en azından net bir tarihle XIX. Yüzyılın başlarından bu yana, Doğu kendisine ait olmayan dünyada kendisini savunma yöntemleri geliştirmek istedi. Bu kaba ve basit söylemle özellikle milliyetçilik ve dini cereyanlarla “hakikat” öğretisine dönüştü. Sonraki kuşaklar bunu savunma aracı olmaktan ziyade bir yaşam biçimi olarak gördüler. Bu savunma yaşamı XX. Yüzyılda akedimik-bilimsel bir uğraşa dönüşerek kurumsallaştı. Ve bu kurumsallaşma hakikatı kendi tekeline aldı. Artık bize mümkün gözüken ahlaki, bilimsel, dini, siyasi, sosyal ve külütrel yaşam; karmaşık işlemlerden geçirilerek basit’in alanına çıkarılmış olandır.

Bizim çağdaşlıkla bağlantımız ilgiye olan bakışımızdan kaynaklanmaktadır. Toplum ilgiye ac, sessiz bir kalabalıktır. Fazlaca ortaçağ sessizliğine gömülmüş Doğu için Batı çarpıcı bir ilgiydi. Bu ilgiye en erken çarpılanlar Doğulu aydınlar ve siyasiler oldular. Siyasilerin kaygıları aşırı iktidarsaldı. Aydınlar ise “akılcı büyücüler” olduğundan Batı’da birbiri ardı sıra patlayan Rönesans, Aydınlanma, Humanizm, Sanayi Devrimi, günümüzde de İnsan Hakları flaşına ve görüntüsüne ilgiliydiler. Hem siyasiler, hem de aydınlar açısından Batı “dünya hakimiyetinin akılcılığını” yaşıyordu. İlgi ve merak; daha da vahimi bu “akılcı hakimiyetin” Doğu’nu ele geçirmeye başlaması bakış ve hayat açımızın Batı’ya yönelmesini ve her geçen gün biraz daha açılmasını sağladı. Ama bir süre sonra “akılcı dünya hakimiyetinin” “Batılı bir akılcılık” olduğunu anlaşıldı. Bu anlama savunma psikolojisini doğrudu. Böylece Doğu tarihinin en erdemsiz mudafaa sistemini üretmeğe başladı. Bazılarımız “başarılı ve harika bir Batı eserinde Doğulu kökler aramağa” koyulurken; diğerleri de “başarı araçlarını alarak Doğulu amaca uygulama” yöntemi üzerinde durmağa başladı. Birinci tepki Doğu’nun beşeri ve siyasi yaşamına bağlı kesimlerinden gelirken; ikinci tepki dini çevrelerden geldi. Her iki kesimin de başarı şansı yüzde 50 idi ve günümüzde Doğu’da bu iki yüzde ellilik kesim arasında “hakikat kavgası” sürmektedir. Her ikisinin de “hakikatı” %50 olduğunda göre, %50’lik de bir yanılma oranını kendi hakikat öğretilerinde barındırmaktadırlar.

Tarih için saflık “ahlaksızlıktır”. Tarihin bir yerinden kesip alabileceğiniz örnek toplum örneği, söyleme kazandırıldığı an itibariyle “örnek” olmaktan çıkmağa mahkumdur. Çünkü bizim tarihe atıflarımız, tarihin bize sunduklarının sadece %50’i içermektedir. Yani bütün toplumların “hakikat geçmişi” yarı yarıya hakikidir. Geçmişten esinlenerek yaratılmak istenen dünya, meşru olmak adına tarihe ilişkin bir yanaşmadır. Kuşkusuz tarihsel zaman ait olduğumuz, en iyi zaman anlayışdır. Ve son iki yüzyıldır tüm episteme algımız buna dayalıdır. Ama, tarih bizim algımıza tâbi olarak yaşanmamıştır. Bugün bize İstanbul’un fethi için birincil ve ikincil gözüken nedenler; pekala Fatih Sultan Mehmet için üçüncü ve dördüncü sıradan bir etken teşkil ediyor olabilir. Tıpkı bugün bize çok anlamlıymış gibi gözüken değerlerin, o değerlerin gerçek mimarları olan insanlar için basit bir öğenin uzantıları olarak tasvir edilmiş olması mümkündür. Bizi, iki yüzyıl öncesinde yaşamış seleflerimize bağlayan şey, onların bizim için bügün için taşıdıkları bir veri deposu olmalarından öte bir şey olmamalarıdır. Belki bugün toplum olarak ahlaken “fahişeliği” ve “intihatı” seleflerimiz gibi onaylamıyor olabiliriz; ama bu onaylama ölçütlerimizin aynı olduğu anlamına gelmiyor. Dolayısıyla bizim saflık arayışımız, saflığın yeri ve zamanı bakımından saf değildir. Bu yüzden en iyimser haliyle bizim “hakikat geçmişimiz”, geçmiş olması nedeniyle hakikat’tır.

Kimse inkar edemez, bizim Batı’ya duyduğumuz ilgi, güce duyduğumuz ilgi olarak başlamıştır. Dolayısıyla biz, iktidara olan hayranlığımızı çıplak bir sunum haline getirmemek için onu her türlü ahlaki, dini, sosyal ve kültürel değerlerimiz ile süslemeye çalıştık. “”Doğu ahlakı, Batı teknolojisi” söylemi XIX. Yüzyıl inancının farzı hükmündeydi. Bunun dinsel hakikat karşısındaki akli karşılığı şuydu: Tanrı teknolojini ahlaksızların eline vermiştir. XIX. Yüzyıl’ın Müslüman aydınları bunun nedenini “Doğu’nun yozlaşmasında” gördüler. Buna göre, yozlaşmanın nedeni din değildir; tarihtir. Din’i kurtarmak adına yapılan bu savunma, tarih’le olan bağını kesmeye başladığı andan itibaren gayri-meşru hale gelmektedir. Çünkü, dini tarihin sınırları dışına atmak; yaşamın sınırları dışına atmak demektir. Bu yapay ve hayali çizgini, yaşamın içinden geçirmek için XIX. Yüzyılın sonu ile XX. Yüzyılın başlarında Müslüman aydınlar bir “Saadet Asrı” (asr-ı saadet) miti ürettiler. Din’i “yozlaşmış tarih”ten kurtarmak için ona bir “hakikat geçmişi” kurguladılar. İnsanın zamandan ayrılıp bir “saadet” içine çekilmesi dinen mümkün olmadığı halde, bir zamansal “saadet” anlayışını üretmenin mümkünlüğünü hesaba katmayan bu savunma aşırı çağdaş bir yöntemdi. Bu savunma, Batılı bir akılcılığın, Batı’nın farklılığına, özellikle de modern bir Batı akılcılığına ve onun genetik açıklanmasına bağlı olmasından ileri geliyordu. Biz burada Batı ile ters bir ilişki kurmaya başladık. Batı mevcudu kendi tarihinin “saadeti” yaparken; biz geçmişi mevcut “saadetimiz” olarak sunmayı denedik. Batı kendi saadetin genetikleştirken, biz genetiğimizi saadetleştirdik. Ama bu bağlantı “akılcı bir dünya” için hiç akıllıca değildir. Bu yüzden bazı Doğulu aydınlar ve siyasiler, Batı’nın yükselişini aklın yükselişinde gördüğünden tek meşru gücün “akıl” olduğunu ileri sürdüler. Bu kendi geçmişimizin “aklileştirlmesi” demekti. Hayali “asr-i saadet”in yerini; çağdaş “akl-i saadet” aldı.

(Bunu sadece İslam dünyasına özgü olduğunu düşünmeyelim. Benzer çabayı Çin ve Hindistan’da görüyoruz. Örneğin, Çinli Şih Hu, Sung dönemi Yeni Konfüçyüslerini, önceki dönemin Konfüçyüs olmayan yazarlarını görmemezlikten gelerek geleneğin doğru yoldan çıkması, yani yozlaşma olarak görmektedir. Öte yandan Çinli Wang Ç’ing Aristoteles mantığını Çinlilerde olduğunu iddia ederek, Çin’in geçmişinde bir bilgi ve düşünce “saadet çağı”nın varlığına göndermede bulundu).

Sorun şu ki, Doğu tarihi boyunca hiç savunmada kalmamıştır ve savunma’nın ne olduğuna ilişkin bilgiye sahip değildir. Doğu, tarihinin en karanlık ve gerileme çağlarında bile direnmiştir. Buna karşılık Çağdaş Batı, uzun yüzyılların savunma yaşamından sonra atağa kalkmış bir dünyadır. İşte bugün bizim “medeniyet”, “şehir merkezli dünya” dediğimiz şey aslında Batı’ının “dünya hakimiyeti akılcılığının” çekirdeğini oluşturan “savunma” güdüsünden beslenmektedir.

Günümüzde Batı’nın dünyayı savunması kendini savunmadır. Kendini bir başkası aracılığıyla savunamadığı için, başkalarını kendileştirerek savunma yolunu seçmiştir. Batı Medeniyeti, dünyanın Batılaştırılmasıdır.

Bugün siyasal söylemlerin yerini ekonomik söylemler; siyasi kutupların yerini ekonomik çatışmalar ve siyasi geleneklerin yerini ekonomik düzenlemeler almıştır. Kuşkusuz, ekonomik kaygılar siyasi kaygılardan daha ahlaki değildir; ama onlardan daha insanidir. Bugün ekonomik düzlemde bir dünya modelinin bize cazip gelmesinin yegane gerekçesi de onun siyasi söylemlerden daha “insani” olmasındadır. Ama çağdaş dünyanın ekonomik söylemini, çağdaş dünyayı ortaya çıkaran siyasi söylemler yaratmışlardır. O halde, daha “insani” gibi görülen “ekonomi dünya”, “siyasi dünya”nın ahlak dışı insanlık söylemidir.

Sorun ne Batı’da, ne de Doğu’da iddia edildiği gibi bir “yozlaşma” ve bir “gelişme” karşılaşması; atak bir kültür; savunan bir kültür; araçlarla kendini onaran bir amaç meselesi değildir. Sorun bir “akıl” meselesidir. Mesele şu ki dünyaya hükmeden Batı “akıllı”dır; ve onun garşısında geri kalan dünyanın diğer parçası “geri kalmıştır” ve aydınlanmak için Batı aklına ve bu akıl doğrultusunda kendini savunmaya muhtaçtır. Yani mesele, geçerli olabailecek tek bir akıl anlayışına Doğu’da ve Batı’da kendini ele veren katışıksız bir kabullenmedir. Yani güç, başarı, egemenlik ve gelişim Batı aklını meşru tek geçerli akıl kılmıştır. Bundan dolayı Batı aklıcılığı karşısında dünyanın diğer toplumlarının aklı “karşı akılcılık” veya “akıldışlılık” olarak görülmüştür.

Arapça’da köken bilimsel olarak “akıl”, Latince “hesaplama, oran ve tayin etme” anlamında “ration”, İngilizce’deki “neden ve algılama” anlamında “reason” ve Türkçe’deki “us”tan farklı olarak “devenin sırtı” (hörgücü) anlamına gelmektedir. Ebu Sufyan “benim şerefim develerimin sırtındadır” derken; aklın değerini belirlemiştir. Ekonomik bir dünya için bugün ısrar eden Doğulular şereflerinin yerini belirlemekte çok akılılar. Ticari kaygılarla donatılmış bir evresellik, siyasi kaygılarla XVIII. Yüzyılda doğan milliyetçilkten savaş yönüyle ayrılacaktır. Milliyetçilikte ulusların çarpışması ve çıkarları söz konusu iken; küreselleşmede bireylerin ve bedenlerin çarpışması ve çıkarları söz konusudur. Topluma karşı birey; devlete karşı şirket; erkeğe karşı kadın; ulusa karşı cemaat veya mesleki gruplar.

Batı ve onu zoruyla Doğu günümüzde bu değişimin savaşını vermektedir. Bir zamanlar tercih edilenler, bir zamanlar tercih edilmeyenlerin yerine yuvarlanmaktalar. Şirket patronları ile ulus lideleri arasındaki savaşta araçsal güç dengeleri ulus lidelerinden yana gözükse de; bedenlerin yönetimi ve hakları şirketlerin tekelinde bulunmaktadır. Nüfüs cüzdanlarının yerini, şirket kimlikleri almaktadır. Kariyer ve profesyonellik ibadet haline gelmektedir. En önemlisi “Müslüman mantığı” açısından ticari bir dünya, siyasi bir dünyaya tercih edildiğinden çağdaş Müslümanlar küresel çılğınlığın önde giden aktörleridirler. En azından Arap dünyası bunu bize kanıtlamaktadır. İlginçtir, Türkiye’de iki kesim (Müslüman ve Batılı siyasiler ve gruplar) aynı reflekslerle “tek dünya” mantığına olumlu tepki vermekteler. Oysa, bir din devleti olduğu ve “ticari anlamda tek dünya” düşüncesine daha fazla açılım göstermesi beklenen İran ise tam bir “milliyetçi” görüntü çizmektedir.

  • Zamana Dair
  • Nadir Marmara yazıları
  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

Ben bir Doğuluyum ve merhamet sahibiyim

Halid Aslan — Per, 24/07/2008 - 18:34

"Tarih (geçmişte neyin önemli olduğu), bizim tarihe bakış açımıza göre değişir.tarihsel kayıtlara bakarken kılavuzu kimileri belli bir eğilimi en iyi belirgenleştiren bir şeyde ararken, kimileri de ayrıntıların inanılmaz çeşitliliğini titizlikle inceleyerek, bu ayrıntı bolluğunu en iyi simgeleyen bir şey bulmaya çalışacaktır. Kimileri de geçmişe, kendi mevcut sorunlarını ve kaygılarını anlamak için ipuçları bulmak amacıyla bakacaktır. "J.M. Roberts (Yirminci Yüzyıl Tarihi S, 19)

"Batıda gelişen birçok sosyoloji kuramının, tarihin ve beşeri bilimlerin temelinde yatan şey, kıtaların ilk ve kesin bir şekilde Batı ve Doğu olarak ikiye ayrılmasıdır. .. Bence bu, Batı düşüncesinde ve akademik dünyasında sıklıkla karşılaştığımız bir şeydir. Farklılığın, ötekinin harcanması pahasına şişirilip abartılması sadece Doğu değil Batı algımızı da çarpıtır." Jack Goody (Batıdaki Doğu s.259)

"Hiç bir şey eskisi gibi olmayacak" diye bir reklam spotu mu vardı? Yukarıdaki alıntıları da değerli Marmara'nın yazısı ile bütünleştirerek kabaca "Aslında tarihte hiç bir şey görüldüğü gibi değil" hükmüne kolayca ulaşabiliriz. Ama hakikaten kolaycılık olur.

Bir dönem önemli varlık göstermiş bir kültürün, konumunda meydana gelen gerileme dolayısıyla yok sayılması mümkün değildir. Aynı şekilde, bir kültürün belli bir dönemdeki atılımı da onun geçmişinin aynı üstünlüklerle dolu olduğunu göstermez. Akılcılık namlı seyyale elden ele dolaşıp karanlığımızı aydınlatırken "benim atalarım senin atalarından daha iyiydi" mantığını da heybesinde taşıyordu. Merhum Akif, içinde bulunduğu zaman diliminde kendince bir çıkar yol olarak "batının fennini alalım gayrisini almayalım" temennisini "aklın" göz kırpan ışıltılarından seçebiliyordu belki de....

Ben hayatta "akılcı" ve "bilimsel" olmadığım için hamasi boyut ve maziye özlem daha bir sarsıyor beni... "defter tutma" ile başlayan ekonomik alandaki başarısızlığım da zaten ortada. Avrupalının "yüksek bilgi düzeyine dayanan" marifetleri ve izdüşümleri üzerine kafa yormadan da şunu beyan edebilirim: "Ben bir Doğuluyum ve merhamet sahibiyim..."

Evet, Aslında tarihte hiç bir şey görüldüğü gibi değil

  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

zamana dair görüş beyanı hep

gürbüz ünal — Per, 24/07/2008 - 08:22

zamana dair görüş beyanı hep ilgisini çekti, durdu insanoğlunun ki bu söylemler haklılık paylarıoına istinaden de sonra kendini esir aldı.Doğu batı karşılaştırmaları zaten cazibe merkezi.Fakat ne batı anıldığı gibi hep akılcı ne de doğu hep duygucu.Zira akılcı bir batıda insanlık tarihinde yaşanmamış kadar da bedbaht bir akılsızlık.En basit bir örnek Ailenin yokedilişi.Tarihin hiç bir döneminde böyle bir olay yok.Diğer yandan duygu boyutu agır basan doğu için de geçerli bu ki eşya birincil amaç haline gelmiş.Ters yüz edilmiş bir dünya mı diyeceğiz,aklı alınmış duyguya sahip doğunun tasfiyesi,duygusu alınmış bir akılın acımazlığıyla tahakküm mü?Rönesanstan sonra çok çekti batı düşmeleri çok oldu,kendi canını çok acıttı,kendi canını acıtan diğer canları daha da acıtacağına şüphe yok zaten.Sorun olayı algılama tarzından kaynaklanıyor bence ki kullandığımız gözlük bize işin rengini tayin ediyor,esas olarak dünya ve içindekilere yani eşyaya bakış tarzımızla alakalı.Doğudan bir batı,batıdan bir doğu çıkar mı dersek en basit anlatımıyla çıkabilir derim.Niye =kullanılan değersiz kullanılmayan cevher olduğunda ve cevher fark edildiğinde değersizden elbet kelli felli bir dönüşüm ihtiyaca binaen hasıl olabilir.Düşme ve kalkmalarla hep hayat yolunda yürüdü insanoğlu,doğu batı ayrımına takılmadan,bu yürüyüşünde tıpkı su gibi önüne engeller çıktı ve her engel bir öncüyle aşılarak akması devam etti.Ama suyun üstünde olanlar da var sudan bağımsız demiyorum ama bir geçerlilik payının da bulunduğunu söyleyebilirim.Bu bilgi ortak olan ve tüm insanlarca kullanılan.Ortaçağ skolastiği dediğimiz zaman ortaçağda yaşayan tüm batılılar skolastik düşüncedeydi diyemeyiz.Ortaçağ skolastik olmasa batı reformu ve rönasansı çıkaramazdı,rönasansı olmasa kartezyen mantık neşet etmezdi,kartezyen mantık neşet etmese sanayii devrimi neşet etmezdi,sanayi devrimi neşet etmese sosyalizmi gibi bir ideoloji peydah olmazdı.....Eksiklikler görüle görüle ve sivrilikler geğelene geğelene giderilecek.Bu doğu için de geçerli değil mi?Emevi olmasa abbasi olur mu,yada abbasi olmasa memlüklü ve endülüs emevi....Şekil değiştirecek o kadar kabuk var ki girmeyeceği kılık yok insanın.Hele Hadiste geçen zannımca yahudiler ve hristiyanları taklit edecek müslümanlar için keker deliği veya fare deliğine girseler gireceksiniz ifadesi ayrı bir öneme haiz bence.şimdi kullanıldığı anlamda demiyorum ama küreselleşme hele son peygamberde ifadesini bulan cihanşümül din bu birlikteliği daha bir belirgin kılıyor.Yön birlikte çizilecek.hele kıyamet senaryosunu düşünürsek deccal ve yandaşları(ki yahudiler) müslümanlara ve isaya karşı.bu ayrı bir konu.kısaca özetleyecek olursam doğu batı ayrımından çok eşyaya bakış tarzı diye kurcalanmak daha büyük fayda hasıl edeceğini düşünüyorum saygılarımla

  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

Tarihin Aynı'lığı veya Aynı'nın Tarihi

Nadir Marmara — Cum, 25/07/2008 - 04:53

Öncelikle sevgili Halid'in bir sorusuna açıklık getirmek isterim:

Tarih aslında aynıdır. Açıkcası ben, bizim bildiğimiz tarihin yanlış bir tarih olduğunu söylemedim. Sadece son 200 yıldan beri tarihe ilişkin tarih söylemimizin tarihin dışına çıktığını söyledim. Bu kapsamda sayın Gürbüz Ünal'ın zaman konusundaki söylediklerine katılmak istemediğimi de belirtmek isterim. Deccal senaryosunun ne anlama geldiğini açıkcası bilmiyorum, hatta buna inanmıyorum; doğrusu dini açıdan da inanılacak bir yeterlilik taşıdığını da sanmıyorum. Öte yandan, "Doğu-Batı" kavramının coğrafi değil, yani sevgili Ünal'ın belirttiği biçimde "eşya'ya bakış tarzından" daha ziyade "zamana bakış tarzından" kaynaklandığını düşünüyorum. Yani kabul etsek de etmesekte biz her anlamda "tarihsel zaman" anlayışı içinde bulunuyoruz. İşte bizim tarihe bakışımızı ve konumumuzu belirleyen şey de tam olarak budur. Ve bunun altında da dil yatmaktadır. Tarihsel zamana dayalı bir dili kullandığımız halde eşyaya bakışımızda zamansal olmadığımızı nasıl iddia edebiliriz ki? Batı'da Aydınlanma'dan, bizde de Tanzimat'ta beri her türlü soysal, siyasal, dinsel, kültürel, ahlaki, hayati, hatta sevgi anlamında değerlendirmelerimizde tarihi değil, zamanı ölçü almaktayız. Batı medeniyetinin veya aklının en büyük keşfi "insanın zamansal oluşunu" düşüncenin merkezine yerleştirmesidir. Nietzshe'nin "Tanrı öldü" tepkisi bu anlayışa karşı yapılmıştır. Bu zaman anlayışında öncelik ne geçmişe, ne de geleceğe tanınmıştır; bugüne, şimdiye atıf yapılan bir zaman anlayışı söz konusudur. Tarih'in sürekli değişimi ve hakikat kaybı da buradan ileri gelmektedir. Ortaçağ gerek Batı, gerekse de Doğu düşüncesindeki "zamana yolçuluğun" yerini "zamanın yolçuluğu" anlayışı almıştır. Zaten İslam enteleküellerinin tökezlemesinin en büyük nedeni de budur.

  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

üstad benim de demek

gürbüz ünal — Cts, 26/07/2008 - 08:44

üstad benim de demek istediğim farklı değil. zor ifade edebilyorum anlatmak istediklerimi. olaya zaman ve mekan olarak(ister zamana mekansal yaklaşalım,ister mekana zamansal,ister zamana zamansal,mekana mekansal ) birlikte, ele almak ,aynı yolda birlikte hareket etmek,birbirleri arası etkilemeleri değerlendirererk bakalım diyorum.iki başlı mı üç başlı mı kaç başlıysa o kadar baştan bakalım,başları bir birinden ayıramayalım demek istemiştim.başların birine verilen atıfların çokluğu diğer başları görmemize engel oluşturmasın .saygılarla.

  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

şimdi hocam diyelim ve söze

gürbüz ünal — Cum, 25/07/2008 - 08:07

şimdi hocam diyelim ve söze başlayalım :tarih etüdü ne yalnız zamansal ne de yalnız mekansal,sözler maksatı aşmasın.Kartezyen mantık insana tanınan güçleri ayıran mantık(maddi-manevi;maddiye evet,maneviye karışmayız).size bir soru sorsam Kuranın tarih tezi ne diye çünkü ne mekansal ne de zamansal bir işlneiş var.Parçalamaya insandan başladılar insan tarifleri işittik hep;düşünen insandır,konuşandır,varolandır...vb. Daha da devam ediliyor,ucu nerye varacak bilinmeden.Bir soru daha soracak olursak en yakın örnek Özal niye 82'de ortaya çıktı ve bunun gibi menderes 60'ta,atatürk 19'da....biz tarihsel olguları değerlendiriken hem mekansal hem de zamansal olarak değerlendirmek zorundayız.Mekandan ari bir kurtuluş savaşı düşünemediğimiz gibi bu savaşı yaşandığı zamandan da ayıramayız hele insan öznesinden hiç ayıramayız.İfadelerimi zor dile getirebiliyorum bu da anlaşılmamaya sevk ediyor beni.Firavunun zulmünden çıkan Musa toplumu eğer çölde kurtulduktan sonra Firavun ilahını ilah olarak eldeki ziyneti kullanarak yapıyorsa firavunsuz musa ve toplumu anlaşılamaz.En basit bir örnek avrupada akrabası bulunanlar bilir ticarette avrupalıların tutumunu ne bir kuruş yer ne de bir kuruş yedirir haksız olarak ki batı akılcı dersek bu ters gelmez mi.Ticaret akıllı insanda fazla para temini değil mi..?Said nursi durduğu yerde iman hakikatleri dememiş ,eğitimin manadan koparıldığı bir akım zamanı ona karşı bir hareket belirlemiştir.tarihsel bir olgu önce neşvü nema bulduğu ortamda tanınır bu ortam zaman ve mekanla kuşatılmıştır ve diğer yandan işin insan boyutu da bu işten azat edilmiş değildir.Kıyametle ilgili görüşlerde doğu batı görüşleri olarak ortak yanlar çoktur,Bugün bush'un dahi mensubu olduğu hristiyan klisesi görüşü yahudilere destek verilerek İsa'nın bir an önce yeryüzüne inmesi üzerinedir.İnkara gerek kalmadan eldeki mevcut olanla ilgili meteryale bakılmasından fayda hasıl edileceğini belirtiyorum.Tarihi değerlendirme açılımları çok insan işin içinde olunca bu alanlar dah bir çok.Kestirme kalıplar var Adalet zülüm bu açılımların başında gelir.Adalet her şeyin yerli yerinde olması,her şeyin hakkını alarak bulunduğu yeri işgal etmesi,zülüm bunun tersi.Hakk tek iken Zülüm Zülumat geçmekte Kuran'da bundan çıkarsama en basit anlatımıyla Müzlüman zalimler de olacak ki oldu da.Toplumsal değişimle alakalı bir ayet Siz kendi nefislerinizde olanı değiştirmedikçe Allah sizi değiştirmez.Değişim için nefsin değişmesi şart.Köleysen köle nefsine sahipsin ki Firavunun ilahını kendine ilah yapyorsun.

  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

Zaman-Mekan

Nadir Marmara — Cum, 25/07/2008 - 23:58

Sevgili Ünal. Öncelikle yorum için teşekkürler. Ancak sizden bir istirhamım olacaktır. Biraz acele etmeden daha düzenli ve anlaşılır yazarsanız ben de anlamakta zorluk çekmem. Çünkü cidden yazınızı anlamakta epey zorlandım. At sırtında mı yazıyorsun, be mübarek?

Anladığım kadarıyla bana iki soru sormuşsunuz:

1.size bir soru sorsam Kuranın tarih tezi ne diye çünkü ne mekansal ne de zamansal bir işlneiş var (Galiba: Kur'an'ın tarih tezi nedir? Mekansal ve zamansal bir işleniş biçimi var mıdır? Yanlış anlamadıysam.)

2.Bir soru daha soracak olursak en yakın örnek Özal niye 82'de ortaya çıktı ve bunun gibi menderes 60'ta,atatürk 19'da....biz tarihsel olguları değerlendiriken hem mekansal hem de zamansal olarak değerlendirmek zorundayız (???).

Birincisi, "tarihsel zaman düşüncesi"nin mekanı inkar ettiği yönünde bir şey sarfetmedim. Zaten zaman mekan dışı bir şey değildir. Hatta, "zaman" köken olarak da, içerik olarak da mekana ilişkindir. Örneğin tarih anlamında "kronoloji" (zaman dizini) Yunanca "Kronos" (Aramice "Zaman") Satürin'in karşılığıdır ve anlamı da "tohumu tarlaya saçmak" demektir. Yani kelime bile mekansal bir değim olarak karşımıza çıkmaktadır. "Tarihsel zaman" çağdaş epistemenin adıdır. Yani bizim bilgi anlayışımızı, tasavvurumuzu belirleyen bakış açısının tanımıdır.

Kur'an kuşkusuz bir zaman ve mekan anlayışını kendinde barındırmaktadır. Ama Kur'an'a ilişkin bir tarih tezinden söz etmeniz çok ilginç. Zira, İslam tarihçiliği tarihe bu kapsamdan bakmağa çalışmıştır. Ne derecede doğru, ne derecede yanlış olduğu tartışılır, ama İslam tarihçiliği Kur'an merkezlidir. Ki, zaman ve mekan tanımlarında da bunu görmekteyiz.

İkinci soru, zaten ilkinin bir açılımı niteliğinde olduğundan üzerinde durmağa gerek yok.
Demek istediğim şu, günümüz düşüncesinde mekan belirleyici değildir, zaman belirleyicidir. Mekanın zamansal değerlendirlmesi öneceldir. Oysa, ortaçağ düşüncesi zamanın mekansal değerlendirilmesi öncelik tanıyordu. Üzerinde durmak istediğim konu buydu.

  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

Kategorilerden

Yürek Yarası Gelişi Güzel Zamana Dair Haberdar Düş Vakitleri Söz Ola Gül Kokusu Gonca İçe Dönüş Hür Tefekkürün Kaleleri Kimdir Nicedir Berceste İz Bırakanlar Tanıtılanlar Güncel Şiir Makamı Reyhan Hay Sızı Ümmet Coğrafyası Hüzün Alanı Sorulunca Söylenenler Kara Kalem Yazıları Kişilere Dair Tefekkür Gülü Gülle Tartarlar
tamamı

Üye girişi

  • Üyelik başvurusu
  • Şifremi unuttum

Gezinti

  • Son Gönderiler
  • Site Rehberi (Yol Haritası)
  • İletişim
  • Kategoriler

Üyelerimiz

  • Çevrimiçi
  • Yeniler
Şu an 0 üye ve 2 misafir çevrimiçi.
  • derya yelken
  • ramazan
  • deniz
  • furkan ünal
  • u.d

Duyuru - Etkinlik

  • -“Kurtuba'nın 40. Sayısı
  • - Temrin Ekim Sayısı Çıktı
  • - "Bir nokta" edebiyat dergisi (80. Sayı)
  • - Bir Ricamız Var Dostlar!..
  • -Son şiiriyle İsmet Özel
  • - 21. Tasavvur
  • - Kültür Dergisi "Osmanlı'da Çocuk" Özel Sayısı
  • - Ağır Misafir - İbrahim Tenekeci
  • - "Yedi İklim" edebiyat dergisi
  • ... Devamı
  • Anket

    Medya kim için özgürdür?:

    Son yorumlar

    • Yine Sensiz...
      10 sa. 30 dk. önce
    • fazla konuşmaya gerek yok
      1 gün 6 sa. önce
    • Deplasmanda Plasebo-postmodern bir murat menteş
      1 gün 6 sa. önce
    • Ah be hocam yüreğimiz yanıyor
      1 gün 6 sa. önce
    • Mollanız 52 farzı anlatıyor
      1 gün 6 sa. önce
    • hep hüzün,hep hazan...
      1 gün 8 sa. önce
    • Ülke TV'de Tarık Tufan ve
      1 gün 18 sa. önce
    • ..
      1 gün 18 sa. önce
    • bir soru
      1 gün 22 sa. önce
    • murat menteş
      2 gün 6 sa. önce

    Dostlarımız

    • Dostlar
    • Bunlar da Dostlar

    Hakan Albayrak
    Tarık Tufan
    Cemaat
    Kurtuba
    Kâinata Mektup
    Pata-Gonya
    Öyküzen
    Rûh-i Gusül...
    Arşivdesiniz

  • Kuşluk Vakti
  • Mecazz
  • Akabe
  • Sadık Yalsızuçanlar
  • Dergibi
  • Zemheri Edebiyat
  • Yenilgi
  • İsmet Özel
  • Gök Ekin
  • Edebistan
  • Yazıhane
  • İstisnai
  • Rehber gezintisi

    • FAQ - Sık Sorulan Sorular
    • Katılım ve Telif Bilgisi
    • Künye

    Gözdeler

    Bugün:

    • Safları Düzelten Edip: Murat Menteş
    • Aktütün'de Düşenler
    • Yüzüme mahsus hüzünlerim

    Sayha Dergi © (1990) 1998 - 2008

    • 100 türk büyüğü
    • kimdir, nicedir?
    • ara
    • İletişim