Sadık Battal
Fatih Mutlu — Cum, 31/08/2007 - 23:00
Son 25 yılda birçok kişinin gayrı resmi biyografisi yazıldı, birçok kişi “illegal” kelimelerle anlatılmaya çalışıldı.
Son 25 yılda birçok kişinin gayrı resmi biyografisini okudum, birçok kişiyi “illegal” kelimelerle anlatmaya çalıştım.
Ancak son 25 yılda söz Sadık Battal’dan açılınca ne birisinin onun hakkında etraflı bir gayrıresmi biyografi yazabildiğini gördüm, ne de kendimde onu hakkıyla anlatacak “illegal” kelimeler buldum.
Nihai bir deneme daha yapalım; nasılsa tevekkülden başka azığımız yok.
Ankara’dayız. Yeni kabineyi -doğal olarak- bu toprakların bizler için atan kalbi Vadi Kitabevi’nin ahalisinden kuruyoruz. Dışişleri Bakanı Hakan Albayrak oluyor. Milli Eğitim Nihat Genç’ten kaçamıyor. İçişleri de Ebubekir ‘el-emin’ Kurban’da.
Dört kişiden oluşan kabinede geriye bir tek Kültür Bakanlığı kalıyor ki… İşte o makamın tartışmasız tek ehli: Sadık Battal.
***
Yunus Emre’nin talebesi, Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli’nin son müridi. Bu toprakların başkenti Van’dan yükselen bir isyan sesi. Bizim mahallenin tüm estetik kaygılarını tek başına dile getirmek için ardarda basın toplantıları düzenleyen bir savaşçı. ‘Arkadaş Milliyetçiliği’ ideolojisinin fikir babası. Çağlak’ların hem organizatörü, hem daimi onur konuğu.
Kardeşleşme aşısı yurt sathında yaygın kullanılabilsin diye bir kargo firması kurmuştur. Tevazu ve Müslüman’ca Müslümanlığını beğenme saatlerini çok iyi ayarlar. Bir bakanla aynı karede resmedilmeyi dahi hep ar saymıştır. Siz Umre'deyken onu ararsanız, o da muhtemelen "ben de Mostar'ın karşısındayım" diyecektir. Baudrillard'la Tarkovski'nin diyaloglarını birbirlerine tercüme eder. Türk Sineması hakkında kimsenin aklına hayaline gelmeyecek projeleri vardır. En yakınları tarafından bile "arkadaş", "dost", "yaren" gibi sıfatlarla anılamaz; çünkü o sadece Sadık Battal'dır. Dokunduğu her yere, elini tuttuğu herkese bambaşka bir ufuk iletir. "Acelemiz yok; çok acelemiz var"daki cemaatin doğal üyesidir. Rüzgar gibi geçer; o geçtikten sonra "köyümden Sadık Battal geçti" diye türküler yakılır. Öfkelendiği anlarda neye öfkelendiğini bulmaya çalışan FBI'ın ve MI6'nın şifre çözücüleri hiçbir sonuç elde edememiştir. Onun öfkesini sadece onu gerçekten tanıyanlar bilir; tanımayanlarsa "o Sadık Battal'dır; vardır bir hikmeti" demekle yetinecektir. "Bu adamı mütemadiyen seviyorum / çünkü mütemadiyen Allah var" mısrası onun için parıldamaktadır.
Günün birinde kendimi bir kitap yazacak kadar yetkin ve cüretkâr görürsem, sırf ithaf kısmına "Elbette ki Sadık Battal'a..." yazabilmek için bu fırsatı kaçırmayacağım.
Ömrüne bereket, yoluna nusret!
- Fatih Mutlu yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli


Sadık Battal filmi
Nefi Selamoğlu — Salı, 03/06/2008 - 19:28Sevgili dost Hakan Albayrak Yeni Şafak'taki köşesinde (28 Mayıs 2008 Çarşamba) hoş bir Sadık Battal yazısı yazmış.
Bir Sadık Battal filmi
Sadık Battal muhteşem konuşmuş...
Kâni Çınar — Cum, 09/05/2008 - 17:07Sadık Battal muhteşem bir söyleşiye imza atmış. Söylediklerine lütfen iyi bakın, iyi okuyun. Sevgili Fatih Mutlu yazısı altına zeyl kabilinden yakışır kanaatindeyim. Ne güzel ne sağlam adamlarımız var Allah'ım. Sana şükürler olsun.
Sadık Battal: "Bazı yönetmenleri akıl hastanesine kapatmalı"
Röportaj: Nuriye Akman
--------------------------------------------------------------------------------
Diyelim ki sizin öğrencinizim. Parmak kaldırdım. Dedim ki, hocam bir filmin sahici olup olmadığını nasıl anlarız?
Sahicilik isteyenin Hasan Basri ile Rabiatul Adeviye'nin hikâyesini bilmesi gerekiyor. Hasan genç, Rabia genç. Birbirlerine âşıklar. Bunlar bizim gözümüzde cennetteki insanlar. Hasan Rabia'ya kur yapmak istiyor. Suyun üstüne seccadeyi atıyor. Üstüne çıkıyor. Rabia gel, birlikte Rabb'imize ibadet edelim, diyor. Rabia, Hasan'ın şov yaptığını görünce o da seccadeyi havaya atıyor. O da onun üstüne çıkıyor. Hasan, senin yaptığını balıklar, benim yaptığımı kuşlar yapıyor. Gel biz adam gibi Rabb'imize kul olalım diyor.
Anladım. Çok şey gösterip, hiçbir şey söylemeyen filmlerden kaçın diyorsunuz.
Ahmet ile Mehmet okula gelirken, havada yürüyorlar desem herkesin dikkatini çeker. Ve herkes bakar. Ama günler geçtikten sonra kimse bakmaz. Bizi ilgilendiren başka bir şey olmalı. Mesela Züğürt Ağa'nın çok büyük bir hikâye olduğuna inanıyorum. Bir insanlık destanı, bir kardeşlik destanı. Sefiller gibi orada karşılıksız verme var. İnsana insan olduğunu hatırlatıyor. Müthiş bir görüntü ve bilgi bombardımanı altındayız. Sahici olana ulaşmak için de bir çaba sarf etmek gerekir tabii.
Sahici olanın ne olduğunu kim söyleyecek?
Yaptıkları işler, söyledikleri sözler karşılığında sizden bir şey beklemeyenlerin sözlerini dinleyiniz. Onlar doğru söylerler. Sahici olmayan film tamamen kendisini öne çıkarmayı bekler. Göz boyamayı bekler. Yavuz Turgul, gerçeği gösteriye dönüştürmeden verme bakımından bizim geleneğimize bağlanıyor.
Peki o zaman kılavuz olun, Türk sinemasını okuyalım. Nuri Bilge Ceylan?
Nuri Bilge Ceylan herhalde kendi aklınca okul olmak istiyor. Ama o Türkiye'de okul olamaz. Fransa'da olması gerekir bundan sonra olacaksa. Mayıs Sıkıntısı'nda, Koza'da, Kasaba'da bize dair izler taşıyan filmler yaptı. Uzak'ta gelenekten uzaklaşmaya başladı. Aslında Uzak çok iyi, profesyonel bir filmdir. Avrupa sinemasının kriterlerine uygundur. Fakat Türkiye'de izlenmedi. Milyon tane ödül de verseler, Anadolu insanı bunu kabul etmeyecek. Çünkü bizim hikâyemiz değil. Uzak filminin kahramanları Fransa'da yaşasa ne fark eder?
Zeki Demirkubuz?
Zeki Demirkubuz'u daha orijinal, bize daha yakın buluyorum. En azından Masumiyet'te. Bu insanlar Camus'yu, Dostoyevski'yi okuyup onların hikâyesini yapma tuzağına düşüyorlar. Tabii ki Camus okunmalı, Dostoyevski okunmalı. Ama kendi hikâyesini anlatmalı insan. Mustafa Kutlu'nun dediği gibi insanın en iyi anlatacağı kendi kalbidir. İnsan hep kendisini anlatmalı. Aksi takdirde sinemamızın önü tıkanıyor. Ondan sonra entel dantel sapık supuk filmler ortaya çıkıyor.
Herkese ulaşmanın yolu ne?
Herkese ulaşmanın yolu Yavuz Turgul'u anlamaktan geçiyor. Daha da derinlere giderek tabii ki işte Neşat Ertaş'ı, Mevlânâ'yı anlamaktan geçiyor. Ama çektikleri filmlerde kişisel bunalımlarını anlatarak Türk sinemasını mahvediyorlar. Mesela bu son İstanbul Film Festivali'nde Tatil Kitabı diye bir film izledim. En iyi Türk filmi diye ödül aldı. Bir buçuk saatin sonunda aklıma ilk gelen savcılık oldu. Bir buçuk saat boyunca mütemadiyen sıkılmıştım çünkü. Her tür güç-iktidar ilişkisinin uzağında, genetik bir anarşist olarak yaşayageldiğimi herkes bilir. Bir genetik anarşistin aklına ilk gelen şey nasıl savcılık olabilir? Şayet Tatil Kitabı filmiyle sadece benim bir buçuk saatim çalınmış olsaydı, sadece benim kişiliğime saldırılmış olsaydı, bunu hoş görebilirdim. Ancak bu tür filmler, toplumun etik, estetik, psikolojik yapısını tehdit ediyorlar. Bu insanların mutlaka engellenmesi gerekiyor. Bu insanların hatta akıl hastanesine kapatılması gerekiyor.
Derviş Zaim?
Derviş Zaim'in Cenneti Beklerken filminin doğru bir damar olduğunu düşünüyorum. Geleneğimizden hareketle bir dil oluşturma yolunda bir adım olarak görülebilir o film. Fakat Zaim'in bu yolda gidip gidemeyeceğinden emin değilim. Bundan sonra derinleşir mi, yoksa başka bir yola mı geçer ondan emin değilim. Filler ve Çimenler hakkında konuşmak istemiyorum. Tabutta Röveşata iyi bir denemedir.
Çağan Irmak?
Babam ve Oğlum iyi gişe yaptı biliyorsunuz. Toplum sevdi. Bunu doğru değerlendirmesini çok isterdim. Değerlendirilemeyen lütuf, felakete dönüşür.
Ulak'ı beğenmediğiniz sonucu çıkıyor
Daha fazlasını söylemek istemiyorum. Yavuz Bey, Eşkıya'da başarıyı bulunca içine kapandı. Bu başarı benim egomu şişirebilir kaygısıyla. Yavuz Bey'in bu hassasiyetini herkesin hissetmesini isterim. Toplumu istismar ederseniz toplum sizi siler. Bir daha görünmez olursunuz. Hakikati unutursanız hakikat sizi çok derin unutur. Amaç ne anlayamadım ben. Para kazanmak mı, başka şey mi? Ya abi bu kendine yabancı yönetmenlere belki para vermek lazım. Yatlar katlar verip toplumun ruhundan elinizi çekin demek lazım. Çünkü toplum ruh sağlığını kaybetmek üzere.
Ya yapmayın, herkes dilediği gibi çeksin filmini.
Çeksinler, bir şey demiyorum. Bir muhabbetimizde Özer Kızıltan'ın dediği gibi: Herkes film çeksin ama herkese seyrettirmesin.
Fatih Akın?
Fatih Akın bu toprakların farkında bir sinemacımız. Bu farkındalığın büyük bir kıymet olduğunu bilsin. Sakın bir gün bundan başkaları gibi utanmak gafletine düşmesin. Yoksa o da yok olup gider. Duvara Karşı filmi ne kadar muhteşem bir filmdir. Türk kültürü ile Alman kültürünün farkı üzerine bir filmdir. Tümüyle bize ait ayrıntıları nasıl gözlemlemiş, nasıl vermiş helal olsun diyoruz. Fatih Akın'ın Duvara Karşı'da bulduğu damarı sürdürmesini isteriz.
Yavuz Turgul kolay kolay herkese açılmayan, dolayısıyla etrafında bir gizem halesi olan bir insan. Sizi ne buluşturdu?
Sahicilik buluşturdu. Yıllar evvel Kamil Eşfak Berki'nin İstiklal Caddesi'ndeki sahaf dükkânına uğradım. Dükkandan birlikte çıktık. Kamil Berki şu adamı takip edelim, dedi. On beş yirmi metre ilerimizde yürüyen bir adamı takip ediyoruz. Kim bu adam abi? Yavuz Turgul. Niye takip ediyoruz? "İnsan yürüyüşünden belli olur" dedi. Bakalım bu adam gerçekten adam mı? İlk defa ensesinden gördüm Yavuz Turgul'u. Bir müddet takip ettik. Edepli insan, edepli yürüyor. Hem asil hem mahcup yürüyor. Gösteri yapmadan yürüyor. Bu size geçiyor. Bu insanlar Allah ile beraber yürüyen insanlar belki. Bunu hissediyorsunuz. Yavuz Bey'i daha sonra Neşat Ertaş konserinde gördüm. Van'a davet ettim. Gelirim dedi. Yavuz Bey aslında çok mahcup bir insandır.
Sahici bir mahcubiyet mi, kibir mi?
Kibirli olsaydı bu belgesele izin vermezdi. Ben hayatım boyunca deli olarak anılmış bir insanım. Deli Sadık imajından kurtulmak için doktora yaptım. Ben profesyonel bir sinemacı, bu piyasada adı olan bir insan da değilim. Buna rağmen Yavuz Bey, benimle ilgili filmi bu kişi yapabilir diye imza verdi.
Size söz verişinin üzerinden ne kadar zaman geçmişti?
İki yıl. Bana bir söz verdi ama unutmuştur diyorum. Hani geleceğini düşünmedim. Ama geldi. Üniversite yönetimi beni deli diye atarlar kaygısını taşıyorum o dönemde. Yavuz Turgul, Şener Şen, Nilgün Öneş Van'a gelmişler. Benim haberim yok. Bütün Doğu'yu geziyorlar. Van'a uğruyorlar. Devlet konukevinde kalıyorlar. Bizim üniversite rektör yardımcıları hemen oraya gidiyorlar. 'Üniversitede bir konuşma yapar mısınız Yavuz Bey?' diyorlar. Yavuz Bey de 'Zaten Sadık Battal'a verdiğimiz söz üzerine geldik.' diyor. Oradaki üst düzey bürokratlara karşı benim hayatımı koruma altına aldı. "Burada önemli bir adam yaşıyor. Biz onun için geldik" deyince o dönemin rektörü bana "büyük adamsın, önemli adamsın" demeye başladı. Benden kurtulmaya çalışan rektör bana hayran hayran bakmaya başladı.
Ve bu dostluğun sonucunda Turgul hakkında ilk kez bir belgesel çekilmiş oldu.
İlk defa yapıldı. Yavuz Turgul üzerine yazılan yazılara baktığımda onu hiç anlamadıklarını gördüm. Bu beni çok rahatsız etti. Kendi kültüründen utanan kültürel şizofrenlerin Yavuz Turgul'u anlamalarını zaten beklemiyorum. Biz, finali Hazreti Ali olan bir film yaptık. Bu filmi temiz el sahibi insanlarla birlikte yapmaya özen gösterdim ben. 'Sanatçının temiz ellere ihtiyacı vardır' diyor Tarkovski. Eliniz kirlendiği zaman diyor bir hileye, bir yalan söylediğiniz zaman o yalanın bedelini ödeyinceye kadar günlerce bir mağaraya kapanın. Bekleyin. Birilerine yardım edin. Bir fakiri doyurun. Muhakkak bir şeyler yapın.
Yavuz Turgul, bir seyirci olarak bende geçmişinde derin bir travma yaşadığı duygusunu uyandırıyor. Eşkiya'daki Keje onun sanki dişi hali. Çok büyük bir acısı var. O acıya o kadar büyük bir saygısı var ki o acıyı hâlâ koruyor.
Bakın bu analizi ikinci yapan kişisiniz. Birisi Hayrettin Kara. Psikiyatri profesörü. Bakırköy ikinci kısım şefi. O diyor ki Yavuz Turgul'un filmlerindeki kahramanların hemen tümü çocukluklarında örselenmiş, bir travma yaşamışlar. Hikâyelerin çoğu memleketin doğusundan İstanbul'a doğru akıyor. Doğu, Yavuz Turgul'un dünyasında örselenmiş çocuklukla simgesel olarak örtüşüyor. Onun filmlerindeki kahramanlar çocukluklarında beslenememişler. Sevgi alamamış insan büyüyünce neyi nasıl verecek? Ha! Doğuda verir. Hayrettin diyor ki, terapist Tanrı olursa her şey mümkündür. Batı psikolojisine göre çocukluğunda alamamış insan büyüyünce veremez. Eşkiya nasıl Cuma Ali'yi koruyup kolluyor. Onun için niye bu kadar fedakârlıkta bulunuyor? Çocukluğu travma dolu. Büyüyünce nasıl verebilen erişkine dönüşüyor? Ha! Allah direkt terapiye karışırsa her şey mümkün.
Yavuz Turgul korunmak istenen çocuk mu? Koruyup kollayan baba mı?
İkisi de bence. Bana yansıyan tarafıysa koruyan kişi. Zaten Türk sinemasının koruyucusudur. Mesela beni karşılıksız olarak korudu. Yavuz Bey burada nasıl bir film çıkacağını bilmiyordu. Yani benim Yavuz Bey'e bir katkı sağlamam söz konusu olamaz. Ben sadece kendi kültürümüzü koruma kollama, yarın yeğenlerime, yakınlarıma doğru şeylerin ulaşmasını istiyorum. Nasıl ki herkesin sürekli Küçük Prens okuması gerekirse, Mevlânâ'yı okuması gerekirse, Yunus Emre'yi okuması gerekirse, Yavuz Turgul'u da izlemesi gerekiyor.
[Alıntı Bilgisi: Nuriye Akman, Zaman, 04 Mayıs 2008, Pazar]